Kültür & Ruh sağlığı

BUGÜNKÜ DÜNYAMIZ

Modern zamanlarda dünyamızın insan ruhunu zorlayacak bir hızla dönüşümünü, bu hızın yalnızca ön yargılarımızı değil değer yargılarımızı da yerle bir edişini, küresel bilgi havuzu halini almış internet devrimini, toprağın ve fabrikanın yerini verilerin alışını,sosyal ilişkilerin reel’den dijitale, davranışların sahicilikten yapaylığa, yaşamın büyük ölçüde doğaldan sanala kayışını izliyoruz.

Otomasyon / robotik teknoloji, sosyal medya, kripto paralar, uzaktan eğitim, dördüncü /beşinci sanayi devrimi ve bunların istihdama etkisi belki bir kuşak sonra bugün öğrendiğimiz her şeyi unutmamızla sonuçlanacaktır.

Bilişim teknolojileri ve biyoteknolojinin yeni bir devrim oluşturacağı açıktır. Yapay zeka insan beyninin biyokimyasal işleyişinden  çok daha mükemmel olabilir. Belki de tüm eylemlerimizi, duygularımızı algılayıp geribildirimle bizi yönlendiren teknolojiler sayesinde adeta birer robota dönüşeceğiz. Dijital algoritmaların devleti, ekonomiyi, eğitimi, sağlığı, iş hayatını yönlendirmeye başladığı bir dünyadayız artık. 

İnsani boyuta baktığımızda ise küresel gücü ve medyayı kontrol edenlerin bir yandan yüksek sesle özgürlük, hak ve hukuktan söz ederken öte yandan zorbalık ve adaletsizliği böylesine alenileştirdiği bir dünya olmadı. Yirmibirinci yüzyılın ruh(suzluğ)u, hırslarımızı, heveslerimizi okşasa da insancıllığı, barışı, adaleti  tören konuşmalarını süsleyecek kelimelere indirgedi.

Kimi yazarlar yerli yersiz bilgi sağanağı altındaki dünyamızı bir açık hava tımarhanesine benzetecek kadar olumsuzdurlar. Geçtiğimiz yüzyıla melankoli çağı adı yakıştırılırken yeni girdiğimiz yüzyıl post modernite, gerçek sonrası gibi isimlerle anılmaya başlanmış, melankolinin acısı ise hala yakamızdan düşmüş değildir.

 

DEMORALİZASYON 

Temel özelliği öznel bir yetersizlik, huzursuzluk hissi, bıkkınlık, bezginlik, güçsüzlük, cesaretsizlik halidir. Kronik depresyonun daha hafif ve kısa sürelisi gibi düşünülebilir.

Günlük hayatın stresi, yaşamın yoğunluğu iç dünyamızı ikide bir iniş çıkışlarla savurmaktadır. Böylesi durumlarda  depresyon tanısı koymak için acele etmemelidir.

Günümüz insanının kalabalıklar içinde yalnızlaştığı bilinen bir trajedidir. Geleneksel hayatın insan davranışını sınırlayan tüm bağlarından kurtulmak isteyen çağdaş insan,  ütopik bir özgürlük sevdasının peşinde sağlıklı bağlarını da yok etmeye başlamıştır.

Uzun süreli hastalık, yoksulluk, ayrılık, işsizlik, dezavantajlı sınıflara mensubiyet gibi durumlar da birer demoralizasyon nedeni olmaktadır.

Gündelik hayatta, istenmeyen olaylara verilen geçici tepkiler,  hayatın akışını belirgin biçimde bozmayan “neşesizlik”, “ üzüntü”, ‘’keyifsizlik’’ gibi kısa süreli mutsuzluk durumları da depresyondan çok demoralizasyon olarak değerlendirilmelidir. 

İnsanların geleceklerine dair umutlarını yok eden otoriteryan zorlamalar demoralizasyon salgını ile sonuçlanabilmektedir.

 

KRONİK DEPRESYON : ‘‘ HÜZNÜN ARİSTOKRASİSİ’’ 

Düşük yoğunluklu da olsa yıllarca bazen yaşam boyu sürebilmesi nedeniyle kronik  depresyon hali insan mutsuzluğu ile örtüşmektedir. Toplumda çoğu zaman yüzü asık, durgun ve düşünceli, hemen hiçbir ortamdan keyif almayan, özgüvensiz, pek konuşmayan ya da iğneleyici, sürekli yakınmacı bir üslup sahibi bireylerin kronik depresyon (distimi) içinde olabileceğini düşünmeliyiz. Bu insanların genel anlamda, “tutunamayanlar”, “kaybedecek bir şeyi olmayanlar” terimleriyle anlatıldığını düşünürsek, kimi isyanların, bireysel ya da kitlesel küskünlüklerin dinamiği hakkında ipuçları elde edebiliriz.

Toplumdaki yaygınlığı % 3-6 oranında ölçülse de kronik depresyon zamanla bir yaşam biçimine, bazen bir alt kültür unsuruna dönüşerek hastalığı maskeleyebilmektedir.

Böylesi bireyler durumlarından dolayı çare aramayacakları, hekime baş vurmayacakları, dolayısıyla tanı da almayacakları için hastalığın gerçek yaygınlığı ölçülemeyebilir;  özellikle düşük sosyo-ekonomik kesimlerde kronik depresyonun yaygınlığı sanıldığından fazladır. Nitekim bunu ölçmek için ülkemizde ağıt/arabesk tarzında, başka ülkelerde blues, death-trash metal gibi kahır ve hüzün yüklü müzik türlerinin satış rakamları bir referans noktası olabilir.

 

HÜZÜNLERE GİDEN YOLLAR… 

İLK TRAVMA / İLK  ACI   

Psikanalistler, sıcak ve korunaklı anne karnından soğuk ve düşmanca bir dünyaya gelişi yaşamın ilk travması olarak tanımlar.

Sufilerse aynı durumu Yaratıcı’dan kopup yeryüzüne fırlatılmanın hüznü olarak görmüşlerdir.  Bu ayrılığın acısı, ney’in inleme sesi ile de sembolize edilmiştir:

       ” Beni sazlıktan kopardıklarından beri, feryadımdan kadın- erkek herkes inlemededir” (Mevlana).

İnsan yavrusu doğumunda canlıların en çaresizi, en fazla çevreye bağımlı olanıdır; bu da onun diğer canlılara göre gelişimsel sürecini daha hassas,  kırılganlık eşiğini daha düşük , belki zihinsel esnekliğini de daha zayıf hale getirmektedir.

 

AİLE

EN BÜYÜK AVANTAJIMIZ VE RİSKİMİZ…

Aile kurumu, üyeleri için en güvenilir, sağlam ve vazgeçilemez bir dayanma hattı, her şartta koşulacak bir sığınaktır. Ruhsal yönden en önemli gıdamız olan sevgiyi ilk içtiğimiz kaynak ailedir, ailede yaşadığımız duygular bütün ömrümüzü kuşatacak, her davranışımıza rengini verecek kadar uzun metrajlıdır.

Ekonomisi ileri olmayan ülkelerde aile bağlarının biraz da zorunluluk nedeniyle daha sıkı olduğunu görüyoruz, bu bağlar ekonomik ve her türlü insani kriz durumlarında eşsiz bir destek anlamına gelirken, hem yük üstlenen ve hem de yük alan bireyler için zorlayıcı olabilmektedir .

Geleneksel toplumumuzda, ailelerin çocuklarına düşkünlükleri alkışlanmaya değer; ne var ki bu düşkünlük, çocuğun kendini geliştirmesini,  zorluklarla baş ederek güçlenmesini/büyümesini engellememelidir. Yani sıkı ve geniş aile bağları içinde çocuklarımızın kendi ayakları üstünde durmaması  için gereksiz işgüzarlıklar yapmamalıyız. Böyle yetiştirilen çocuklar  okula adımlarını atar atmaz dış dünyanın kendileri için yaratılmadığını fark ederek ilk  şoku yaşıyorlar; zamanla da toplum içinde kendi kararlarını veremeyen, kendini savunamayan, kendi sorumluluklarını üstlenemeyen, özgüvensiz, dayanıksız, bazen suça meyilli bireyler olabiliyorlar.

Çocuklarına önce tapınan, onları asalaklaştıran sonra da yaka silken tutum baştan sona akıl dışıdır.

Depresyon, anksiyete bozuklukları ve kişilik sorunlarının oluşumunda belki genetik kadar önemli bir etken de çocuk yetiştirmeyle ilgili hatalı uygulamalardır.

Anne-babalar (ya da bakım verenler):

•kendileri ne kadar sağlıklı ?

•ne kadar yeterliler ?  

•çocuğun özgüvenini / duygusal regülasyonunu nasıl etkiliyorlar? 

•sevecen, güvenli ve zengin bir ortam sağlıyorlar mı?

•çocuklarına yeterli ilişki modeli sunuyorlar mı?

•Ve çocukların büyüdükçe genişleyen çevreleri “yaşam oyunu”nu oynamak için ne kadar uygun?.

 
RUHSAL BOZUKLUKLARIN ORTAYA ÇIKMASI VE SÜRMESINDE ÖNEMLİ BAZI PSİKO SOSYAL ETKENLER 

•işsizlik

•göç

•yoksulluk

•stresli yaşam olayları

•travmatik yaşantılar

•kadın cinsiyet

•nörotiklik, ruhsal karmaşa

 

VE BEKLENTİLER …

İnsanların ruhen huzurlu, dengeli, rahat hissetmeleri için genelde en uygun atmosferi orta sınıfların dünyasında buluruz. Öte yandan zayıf sosyo ekonomik kesimlerde de kimi insanlar daha sıkı dayanışarak, doğup büyüdükleri koşulları kanıksayabilmekte, gerçekçi ve küçük beklentilerle kendileri için tatminkar bir yaşam kalitesi tutturabilmektedirler. 

Örneğin, biraz empati yaptığımızda huzurevinde kalan çoğu insanın depresyonda olacağını düşünebiliriz. 

Konya Huzurevindeki araştırmamızda hiç de öyle olmadığını, bunda da en önemli etkenin bireylerin beklentileri olduğunu gözledik (1995). Kolları ve bacakları hareket etmeyen bir hasta huzurevinde kendini mutlu hissediyorsa bu durum, onun tüm beklentisinin sıcak bir oda ve bir tas çorba’dan belki yalnızca hayatta kalmaktan ibaret olmasıyla açıklanabilir. Yine gördük ki, bütün vücudunda yalnızca tek bir parmağını oynatabilen kas hastası Can Ahmet’in çoğu insandan daha mutlu olmasının sebebi genleri ve güçlü tevekkülü yanı sıra onu sınırsız sevgiyle destekleyen dostları ve yakınları idi…

Yoksulluğun ahlakla/tevekkülle karşılanması ruhsal-toplumsal gerilimi azaltabilmektedir (Ülgener).

Küresel kültür içinde genelde olduğundan çok farklı ve sınırsızca sergilenen özel hayatlar, beklentileri maksimuma çıkartarak ruh sağlığımızı vurmaktadır !

Niğde’nin küçük bir köyündeki genç insan, Florida’daki, Londra’daki akranlarının sosyal medyadan sunulan ışıltılı  yaşamlarını izleyebilmekte, onları kendi durumuyla karşılaştırdığında düş kırıklığı, öfke, küskünlük yaşayabilmektedir. Genç bireylerin karşılıklı körükledikleri yükselme, üstelik “hemen yükselme” yönündeki zengin hayal alemlerini de hesaba katarsak, bu alabildiğinde görünür hayatların onların ruhsal dengeleri açısından bir meydan okuma oluşturacağını öngörebiliriz.

 

YAŞ & … 

İçinde bulunduğumuz yaş dilimi dünyayı ve kendimizi algılama biçimimizi belirgin biçimde etkilemektedir.

Ergenlik ve gençlik dönemi, günümüzün hızlı iletişim ve değişim çağında ciddi riskte, adeta ateş altındaki gruplardır; bu yüzden çoğu ergen bireyin normal dışı görünen davranışlarını, çatışmalarını ruhsal bir rahatsızlık olarak değerlendirmeyip, bir geçiş fırtınası gibi görerek, yeterli destekle sükunete ermesini beklemeliyiz.

20-40 yaş aralığı ruhsal sorunların en yaygın görüldüğü yaş aralığıdır.

Beklentiler ve riskler her yaş döneminin özelliklerine göre değişkendir; bir dönem yoğun olarak etkilendiğimiz bir olay sonraki dönemlerde anlamsız olabilir. Yirmili otuzlu yaşlarda aşırı değer verilen şeylere kırklarda ellilerde gülmek olağandır !

Elli yaş sonrası ise o yaşlara uygun bilgelik geliştirilebilmişse kültürel değerlerin anlamlı biçimde içselleştirildiği, katı bakış açılarının yumuşadığı, ilişkilerin, beklentilerin, sorumlulukların  yoluna koyulduğu, yaşamın sakin ve huzurlu bir evresidir.                                

Olgunlaştıkça fark edilir ki sahici ve her zaman anlamlı olan beklentiler, içten ilişkiler ve arkada bırakılacak izlerdir.. 

 

İLİŞKİLER !

 

Voltaire’ın öğüdü insan ilişkilerinin köşe taşına işaret eder: “Hepimiz zaaflarla yoğrulmuşuz, birbirimizin budalalıklarını karşılıklı hoş görelim, doğanın ilk yasası budur”. Kim bilir  belki en büyük kusurumuz bu yasayı göz ardı etmektir..

Sosyal roller, empati ve iletişim becerileri ilişkilerimizde kritik önem taşırlar; kentlileşmemiş melez kültür, yoz ve çekişme odaklı ilişkiler, aynı kentte yaşadığımız başkalarını anlamayı ve farklılıklara saygı duymamızı engellemektedir.

 İnsana güven sarsıldıkça en ciddi ruhsal destek kaynağımızı kaybetme tehdidi altında yaşıyoruz: “İnsanları hasta eden yine insanlardır”.

Ego (benlik, gurur, nefs) her davranışımızın merkezine yerleşiyorsa toplumsal duyarlılıklar ortadan kalkacaktır, gerçek yalnızlaşma budur: ego cehennemdir !. Ne var ki çıkarcılık, istismar, bencillik gibi özelliklerin sadece bizim ülkemizde yaygın olduğu kanısı hatalı bir kanıdır; ileri ülkelerden bu alandaki temel farkımız bizde hakkıyla icra edilemeyen hukuk yüzünden bu tür davranışların kaba bir pervasızlıkla sergilenebilmesidir. İnsanların hukuka değil sadece vicdanlarına emanet edilmesi zaman içinde  vicdanları karartır, adalet odur ki en “güçlü” bireyler bile onun karşısında yalnızca bir insan hükmünde olmalıdır.

Esasen hukuk düzeninin yerleşmediği, gücün hükmettiği coğrafyalarda insanların önceliği tehlikeden kaçınma ve fırsatları kaçırmama ilkesi (!) olacak, bireyler kendi haklarını korumakta ne kadar zorlanırsa başkalarının haklarını düşünme konusunda da aynı ölçüde duyarsızlaşacaktır. Bu durumda insani özellikler aşınacak fedakarlık, samimiyet, yardımseverlik gibi ruhun asli  renkleri bazen bir gösteriş bazense birer lüks olarak düşünülecektir.

Değerlendirebilsek insanımızın sıcak kanlılığının iyileştiriciliği, terapi niyetine bir dost- akrabayla dertleşme imkanı çoğu gelişmiş ülkede bulunamayan bir fırsattır; bu sıcaklığı uygun mesafeyle birleştirebilirsek kültürümüzün o güzel sözü anlamını bulacaktır: İnsan insanın zehirini alır

 

ACIYI BAL EYLEMEK: ANESTEZI ÇAĞINDA ACIYA ÖVGÜ... 

Yaşamın incittiği insanlar başkalarının acılarını kolayca fark edebilirler…

                                                                                                          ve onlar daha şefkatli ve sahicidirler..

“Acılar, kalplerimizi katılaştıran kabukları kırar…”

Acılar, dünyada çoğu işin nasıl yürüdüğünü öğretirken,  etrafımızdaki yalanlardan da bizi korur.

Ne var ki sürekli acıyla yaşamak gitgide ruhumuzu yozlaştırır, çözüm umudu olarak diğerlerine karşı öfkeyi, şiddeti körükler, kitlesel tepkiler doğurabilir.

Çoğu kültürde depresyona eğilimli bireylerin yer yer bir alt kültür grubu oluşturdukları ya da bu gruplarda kümelendikleri söylenebilir:

   Arabesk, death-trash metal,

  satanizm, nihilizm, anarşizm, 

  siyasal ve sosyal şiddet grupları..

 

DEĞIŞIK KÜLTÜRLER, İLGİNÇ GELENEKLER 

•Çinliler, başkalarına yardımdan mutluluk duyarlar, tanımadıklarına da “abla”, “ağabey”, “amca” diye hitap ederler. Bir Çinli bürokratik bir işini görmek için kırk göbek uzaktaki akrabasını dahi harekete geçirir.

•Koreli erkek evlatlar ailede baskı altındadır, anne sözünden çıkmazlar, erkekler maaşlarını karılarına verirler.

•Japon kültürü, başarı odaklıdır / başarısızlık harakiriyi akla getirir.   “Yaptığınız şeyin dünyanın en önemli işi olduğunu düşünüyorsanız, ruhsal bunalımın eşiğindesinizdir”

•Hollanda yüzyıllardır özgür sosyo-politik yapısıyla bilinir.

 Galiba Çinlilerden yüzyıllar öncesinden aldığımız çok şey var.

 

KÜLTÜRLER / ÇAĞLAR 

Kültürler ve gelenekler kimlik oluşumu için önemlidir ve bunlar çağlarının etkisini taşırlar:   

•Aynı ülkenin farklı yörelerinde farklı kültürler, gelenekler, töreler geçerli olduğu gibi,                                                            

                 canlı bir varlık olan kültür, varlığını kuşaklar boyunca değişime uğrayarak sürdürür.

•Hangi kültür olursa olsun, başkalarına saçma da görünse, bireylerin kuşaklar boyunca kabullenip içselleştirdiği kültür yapıları kendi başına ruhsal sorun oluşturmaz. 

•Katı ve akıldışı olup üyelerinin kabullenemediği kültürel öğeler yaşanan atmosferi karartır, kültür çatışmaları doğurur.

Ortaçağ: idealar

•Avrupa’nın karanlık dönemi, skolastisizm.                                                                            

•Boyun eğme kültürü, kilise diktatörlüğü, cadı avları, engizisyon, hristiyan dünyayı yakıp yıkan din/mezhep savaşları..                                                                                                                          

•İslâm’ın altın çağı:  Refah dönemi, düşünce zenginliği ve sayısız zaferler…

Yeni çağduygular

•Coğrafi keşifler, rönesans, reform, aydınlanma, cumhuriyet, sivil hareket. 

•Hem hümanist akımlarda hem de sömürgecilikte artış..

Yakın çağdan günümüze: eylemler

premodern 

Klasisizm  / romantizm, milliyetçilik, ulus devletler,  eşitlik, sanayi devrimi, iki dünya savaşı. 

modern

pozitivizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasi, rasyonalizm, örgün eğitim, matbuat.

postmodern

Küreselleşme, irrasyonalizm, kuralsızlık, bireycilik, zevkçilik, uzaktan eğitim, dijitalizasyon. 

Geçmişteki değerler yıkılırken yerine yenilerinin ikame edilemediği nihilistik dönem.

KÜLTÜR: GELENEK / TÖRE.

•Orta sınıflar geleneği / kültürü ılımlı ve insancıl yorumlarla taşıdılar.

Ne var ki hala :

•Cinsiyetçilik, hak arama yollarının kısıtlı olduğu bölgelerde gayri insani biçimde uygulanmaktadır, kimi yerlerde kadınlar için ruhsal gelişimlerini gerçekleştirme değil canını kurtarma kültürü geçerlidir.

•Özellikle büyük ölçüde erkeksi bakışı temsil eden namus töresi, çifte standartlı yaklaşımıyla ilkel ve dramatik sonuçlar doğurmuştur.

•İnsana saygıyı geriye iten gelenekler, töreler insan ruhunu ezer, kişilik gelişimi saptırır, suçu meşrulaştırır, özgüveni zedeler.

•Tarihsel süreç içinde töreler daha akılcı, daha esnek bir zemine taşındıkça depresyon olgularındaki şiddetli suçluluk-günahkarlık düşüncelerinin de azaldığını gözlüyoruz. 

 

AHLAK 

•Ahlak hakkında herkesi memnun eden niteleme: ahlak görecelidir

• Ahlaki değerler her zaman toplumdaki zayıf gruplar için geçerli değerler olarak görülmüştür. Bu yüzden de hukuk az gelişmiş ülkelerde zayıf grupların talebi olmuştur. Nitekim ahlaki değerlerdeki zayıflama batıda hukukun güçlenmesiyle dengelenmiştir.

•”O kadar cahilsiniz ki dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz”. Nikola Tesla. Ahlakın kaynağının din değil dinin kaynağının ahlak olduğunu görebilmeliyiz.

•Depresif kişilik, özveriye, başkalarının istek ve beklentilerine göre konumlanmaya, onların sevgi ve ilgilerini yitirmemeye odaklıdır (Boss). Ne yazık ki bu tanım bizim kültürümüzdeki iyi insan tarifine uymaktadır ancak yaşamı başkalarına göre biçimlendirme tutumu sağlıklı  bir yaklaşım değildir. 

 

 GENELLEMELER 

DOĞUBATI
Ezilmişlik, kabullenme, vazgeçme, kurtarıcılara umut bağlama, “çare bende değil” anlayışı.Özgüven, yırtıcılık, rasyonellik, özgürlük,  “çözüm bende” anlayışı.
Yakınlık & bağımlılık ; bireyleşmeyi engelleyen sıkı ilişki ağı, güçlü sosyal destek, cemaat tarzı yaşantı.

Bireycilik,  bağımsızlık, bencillik, tek başınalık. Cemiyet tarzı, dernek/kulüp ağırlıklı ilişkiler

Tahammül ve tevekkül odaklıİş, başarı, yükselme odaklı
Hızlı nüfus artışı, kaynakları sınırlayarak yaşam kalitesini düşürmektedir.Kısıtlı çocuk sayısı, yaşlı toplum, yüksek yaşam kalitesi

Duygu

Anlam yüklülüğü

İrfan

Güç 

Akıl

Anlam arayışı

Kültür

Hile

 

Bazen de mutlu toplumların hangileri olduğunu  görünce şaşırırız:

Mutluluk endeksi  Gelişmişlik  sıralaması
Paraguay1 111
Kolombiya2 79
Ekvador3 77
Guatemala4 117
Honduras5 106
Panama6 54
Venezuela7 75
Kosta Rika8 62
El Salvador9 90
Nikaragua10 114
Türkiye145 79

Güney Amerika ülkelerinin mutluluğunda günü yaşamak felsefesinin rolünü inkar edemeyiz; ülkemiz insanının mutsuzluğunda ise sorumluluk duygusunun etkili olduğunu elbetteki söyleyemeyiz.

 

DİNLER VE İDEOLOJİLER 

Dinin gösterdiği temel doğrultu, her yaratılmışa yararlı olma ve zarar vermeme çizgisidir.

İnanç, insanın varoluşunu anlamlandırması için vazgeçilmez bir role sahiptir. Doğuda ve batıda kasabalar/kentler, ibadet yerlerinin etrafında şekillenmiş, insanlar buluşmak, bilişmek, yaşamlarındaki hoş gelişmeleri kutlamak, hüzünlerini paylaşmak için buraları seçmişlerdir.

Zaman içinde dini kurumlar kendi geleneklerini, sanatlarını, kültürlerini oluşturmuşlar, mensuplarının değer yargılarını biçimlendirmişlerdir.

Sahici bir dindar, inancının asli mesajını öncelikle kendine yönelik olarak algılar, öylece yaşar ve onunla huzur bulur. “Müjde ayetlerini kendisi için, azap ayetlerini başkaları için” algılayan hastalıklı yorumlama tarzı, İslam dünyasında salgın halini almış en ağır düşünce sapmasıdır ve geri kalmışlığın altında aranması gereken temel unsurlardandır.

Her çağda: Allah adına konuştuğunu iddia eden, çoğu muhteris, bir kısmı akıl hastası kişiler, insanları din hakkında şüphelere düşürdüler, ‘günah’ düşüncesini bir sopa gibi kullandılar, insanları örselediler, halka umutsuzluk, korku ve güvensizlik saldılar. Dinin sevecenliğini, birleştiriciliğini ortadan kaldırmaya çalıştılar, kutuplaşmayı, kötülemeyi grup dinamiği olarak ustalıkla kullandılar, kitleleri vuruşturdukça kazandılar.

DEAŞ katilleriyle Kedicik’lerin yan yana İslam tebliğini  hüzünle izledik (!). İslamın böylesine aşağılanmasına, alay konusu haline getirilmesine seyirci kalarak gelecek kuşakların inanç ve kimlik oluşumunu ciddi ölçüde baltaladık, zira yapacağımız daha önemli (!) işlerimiz vardı.

Dinlerin toplumsal yaşamdaki konumuna dair en trajik değerlendirmeyi Colton yapmıştır: İnsanlar din uğruna konuşur, yazar, çarpışır hatta ölürler ama dine uygun yaşamak istemezler.

 İSLAM’IN DEĞİŞİK YORUMLANMA BİÇİMLERİ

 El yordamıyla filin ne olduğunu anlamaya çalışan körler misali bireyler ve topluluklar da dini evrensel mesajına göre değil kendi duygularına, kendi bakış açılarına, bazen de kendi kolaycılıklarına göre anlamayı seçmişler, onu sadece bir boyutuyla değerlendirme eksikliğine kapılmışlardır :

•Sufi: “Din ruhsal arınmadır”.

•Müftü: “Din Allah’a karşı ödevlerimizin toplamıdır”.

•Selefi: “Din Kuran’dır”.

•Melami: “Din hoşgörüdür”.

•Kalenderi: ‘Din hiç kimseye aldırmadan yaşanır’.

•İbn-i Sina: ‘Dinim bilgimdir’..

•Nazif: ‘Dinim kinimdir’. 

Mevlana: ‘Dinim sevgidir’. 

DİNİ AĞITLARA SALMAK.. 

Yas ve keder, bazı mezheplerde dini yaşantının ana unsuru, neredeyse tamamı olmuştur; bu grupların dini yaşama biçimi kaybedilen önderler için ağlamaya hasredilmiştir ve zaman zaman bir cenaze törenini andırır. Dinin bu tür yorumlanma biçimi  kimi takipçilerinde bir kopuş oluştururken, kimi mensuplarınınsa yaşamını kronik bir depresyon haline dönüştürebilmekte, depresif bireylerin ruhsal sıkıntılarını ibadet olarak algılamalarına yol açabilmektedir.

Ruhsal sorunlar ya da kişilik patolojileri dini anlamaya çalışan bireylerde anlam kaymaları oluştururken, aynı durumun dini anlatmakla görevli din bilginlerinde de bulunması halinde ilahi mesajın açıkça çarpıtılarak metinleştirildiğini, kimi zaman kişisel hüzünlerle/öfkelerle harmanlandığını görüyoruz.

Farklı dini ekoller, temelde benzer kişilik özellikleri taşıyan insanların benzer tarzdaki algılama kalıplarından köken alıyor olabilir. Kimi ekollerin, bilgi seviyesi zayıf kitleleri, kimilerininse entellektüel kitleleri hedeflemeleri bu ekollerin doğrultusunu da etkilemektedir. Bu yüzden İslam, ilim ehlinde akl-ı selim’i öncelemiştir.

Dinlere sızmış, yaşamı hurafeler ve hayaletlerle dolduran, zihinleri mengeneyle sıkıştıran, yüzlerce obsesyonel / fobik ritüeller  özenle gözden geçirilmelidir.         

Arabeskin kötü ve yoğunlaştırılmış uyarlaması olan ilahi benzeri sözler, dini mesajları kişiliğin nefsani yorumlarıyla çarpıtan keyfi yaklaşımlar, her durum için temin edilen uygunluk fetvaları inananlarda düş kırıklığı ve savrulma oluşturmaktadır.

Aynı dinin insanlarının yek diğerlerinin katledilmesine cihad (!) adını vermeleri, dinin ne denli politize edildiğinin, küçültüldüğünün acıklı örneğidir  !

İnanç sağlığı ancak sağlıklı bir ruhla korunur !

MİSTİSİZM : YAVAŞLIĞIN RAHATLIĞI

Esasen aşırı dünyevileşmeye tepki olarak ortaya çıkmış içe dönük – yahut da içe dönük insanları cezbeden-  yaşam biçimi, bir vazgeçme halini, dünyayı ya da kendini önemsizleştirme kültürünü de beraberinde getirmiştir. Hırslarını alt etmiş, olan biten her şeyle barışık olarak yaşamak doğrusu hemen herkesin arzuladığı  sükuneti (dinginlik) sağladığı için de bir çekicilik taşımaktadır. Ne var ki bu durum bir boşvermişlik hali  gibi anlaşıldığında insan kişiliğini pasifize etmesi, iyiliği teşvik, fenalıktan uzaklaştırma konusunda atıl bir pozisyona itmesi beklenir.

Mistisizm tüm dinlerin içerisinde vardır, uzak doğu inançlarında baskındır. Budistlere göre de sufizmdeki anlayışa benzer biçimde bütün ıstıraplar dünyaya ilgiden kaynaklanır. 

Mistiklik bazen miskinlikle örtüşerek, kimi zaman asalaklığa kimi zaman ruhsal yıkıma zemin hazırlamaktadır.

Sufi literatüründeki cezbe, himmet, sekerat, “söze sığmaz haller”, kendini aşağılayan nefis, şatahat, letaif, makam/derece, keramet, ilm-i ledün, rüya/ istiare, avam /havas, veli/evliya, gavs, kutup, mehdiyyet gibi doğrulanması da yanlışlanması da mümkün olmayan, her tasavvuf teorisyeninin kendince yorumladığı kavramlar, özellikle bu alanda yetkinliği olmayanlar için zihin karıştırıcı, kimi zaman “hasta edici” derecede sorunlu bir terminoloji oluşturmaktadır.

İnsanın manevi yolculuğunu soyut, belirsiz (müphem) terimlerle tanımlamak, inananlar arasında garip bir hiyerarşik düzen doğurmakta, her takipçi – çoğunluğun eğitim düzeyi düşük olup- birkaç hafta içinde kalplerdekini bilme, su üzerinde yürüme, rüyada peygamberle konuşma gibi olağanüstülüklerin peşinde, bazen de başkalarının bu tür hallerine vakıf olmaya çalışırken hakikatle bağlantısını gevşetmektedir.

Tasavvufi her grupta, liderin (şeyh) yüceliği, biricikliği, dua yoluyla bir çok somut olaya olumlu/olumsuz müdahale edebildiği, yaratıcıyla hemhal olduğu vs. biçimindeki sayısız söylenti de inanç esaslarını zorlayan unsurlardır: oysa İslam inancı olayların sebep-sonuç dairesi içinde doğal bir akışı olduğunu (sünnetullah) esas alır.

Tasavvufi kültürde, kendini kötülemenin yükselme (!) alameti gibi değerlendirilmesi, hemen herkesin günahkarlar zümresinden sayılması, takipçilerin psikolojisini ciddi ölçüde etkileyebilir. Kişilerin kendi anlattıkları esrarengiz/tuhaf hallerin ciddiye alınması, bu türden söylemleri kışkırtması yanı sıra insanın “iyiliğinin”, yapıp ettikleriyle (amelleri) değil hissettikleriyle ya da “uydurduklarıyla” değerlendirilmesi, dinin dışa vuran davranışları temel alan çizgisinden sapma anlamına gelebilir.

Hz. Peygamber döneminde müslümanların son derece basit, yalın, sıradan ve sahici bir yaşantıları olduğunu, Hz. Peygamber dahil kimseye insanüstülük atfetme yoluna gidilmediğini gayet iyi biliyoruz; bu çizgi her dini ekolün temel referansı olmalıdır.

 

KIYAMET, MEHDİ, MESİH, ALAMETLER, KERAMETLER, CİNLER, PERİLER, BÜYÜLER, HAYALETLER ilh.

İnsanların bilinmeyenleri yorumlamak üzere geliştirdikleri kimi kavramlar üzerinden sayısız hurafeler üretilebilmektedir.

Bu kavramlar etrafında, herkesin her şeyi söylemesi, çoğu naif insanın kolayca inandırılması, korkutulması, bağlanması, istismar edilmesi pekala mümkündür. Bir çok hezeyanın içeriğinde kişinin kültürel geçmişinin damgası vardır. Psikiyatri kliniklerinde bir sürü “mehdi”, “veli”, “peygamber”in  misafir edilmesi, arkaplandaki inanması güç, inanamaması ise “çok tehlikeli” zihinsel yüklemelerle açıklanabilir.

Zira bu kavramlar aynı zamanda itiraz edenlerin derhal mürted/kafir ilan edilebileceği öznel/flu kavramlardır.

Takvimi bile oluşturulmuş (!) kıyamet senaryolarıyla zaman zaman insanların okulunu, işini, evini terk ettiğini, cihad yollarına düştüğünü, iş işten geçtikten çok sonra “gözünün açıldığını”  gözlüyoruz..

Sonuçta, eğitimli insanlara saygı duyan zayıf kültürlü bir toplum için gerçeği araştırmanın çilesine katlanmaktansa büyüklerimiz ne derse ona inanmak çok daha konforlu bir tercihtir..

İstismarcının en sevdiği ortam cehalettir.

 

DİNİ CEMAATLER 

•Cemaatlerin tamamına yakını, dini bölünmüşlüğü gidermek iddiasıyla ortaya çıkan ne var ki bölünmeye bir ilave daha yapan gruplar olmuşlardır. 

•Cemaatler, olağanüstü ruhsal/sosyal destek ve yardımlaşma örnekleridir. Çoğu zaman çözemediği bir çok sorunu kişinin tabi olduğu grubun samimi dayanışmayla çözmesi mümkündür.

•Kişilerin bireyselliğini yok etmediği, ticaret ve siyaseti öncelemediği sürece cemaatler zenginliğimizdir. 

•Tarih boyunca yalnızca cemaatlerde değil, bireylerde, aşiretlerde, meslek dallarında, siyasi partilerde, kısaca her kesimde aşırı güçlenme bozulmayı beraberinde getirmiştir.

•Güç, hiçbir hayırlı oluşumun amacı ya da aracı olamaz, bir cemaatte temel ilke iyilikler üzerine dayanışma olmalıdır.  Devlet de böylesi grupları hem desteklemeli hem de şeffaflaştırmalıdır.

“Bana tabi olmayın, kimseyi sırtınızda taşımak zorunda değilsiniz…” öğüdü cemaatlerin asli ilkesi olmalıdır.

 

ÇIKAR VE ÖFKE… 

“KAFİR, MÜRTED, DİNSİZ, MÜŞRİK, ZINDIK, SAPIK, SATILMIŞ, DÖNEK, AJAN” !… 

“Mümin müminin kardeşidir” (Hz. Muhammed).

Dini gruplar, İslam’ın öğüdünün tam tersine, başka hiç kimseye karşı kullanmadıkları çirkin ve acımasız dili diğer islami topluluklara karşı hoyratça kullanabilmektedirler; batıda laisizmi doğuran temel sebep hristiyan aleminde benzer türdeki şiddet, istismar ve karmaşa doğuran dini hizipçilik olmuştur.

İslam adına su-i zan, yaftalama, haset, gıybet, yalan, iftira gibi İslam’ın cinayet kadar aşağıladığı her türlü rezalet mübah görülüyorsa bunun hukuken yetkin bir düzenlemeye tabi tutulması şarttır. Nitekim dini kılıf altında konuşan insanlar, yaptıkları her türlü kötülük ve suça uygun gerekçeler de üretebilmektedirler.

•İktidar kavgalarını cihad olarak tanımlamak,  kardeşlerini asmak-kesmek- kılıçtan geçirmek kesinlikle dini duyguların ürünü olarak düşünülmemelidir, bunlar ancak nefsani duyguların ve hesapların sonucu olabilir.

•İslam dünyasının zihin ve ruh kimyası bozulmuştur, coğrafyamızda bu yüzyılda hristiyanlığın ortaçağını yaşıyor olmak hemen herkese büyük elem vermektedir.

•İçten ancak cahil insanların, karizmatik kurtarıcılara (!) sığınarak, evlatlarını terör örgütlerine teslim etmesi samimiliklerin en hazinidir !

Son söz: Din güzel ahlaktır!

•Güzel ahlak, güzel ruhların vazgeçilmezidir.

 

İDEOLOJİLER: MODERN DİNLER 

“Ruhumuza giydirilen deli gömlekleri” / “düşüncenin zindanları”. Kimi zaman da ezilenlerin sahte dini oldular.

Tuhaf peygamberleriyle geçip gittiler, egzotik olan birkaçı mahut takipçileriyle sürdü gitti. 

Ruhbanları aracılığı ile idealizm uğruna sert-acımasız bir süper ego (vicdan) , sayısız “hain” ve  “dönek” düşman, insanlarda ölçüsüz suçluluk duygusu oluşturdular.

Devrim için yoğun umutlar, hayaller, öfkeler biriktirdiler; devrim gerçekleşmediğinde ciddi bir yenilmişlik duygusu, devrim oluşturduklarında da hem hedef belledikleri düşmanlara kimi zaman da kendi yandaşlarına karşı vahşi bir hoyratlıkla derin hayal kırıklıkları, ağır yağmalamalar ve dehşet oluşturdular. Saldırganlık dürtülerini tatminden öteye çok yol alamadılar.

Yerleşik düzenleri salladılar, birçok despotu devirdiler ama hiçbir devrim bizzat kendi koyduğu ilkelere uymadı, zulmün yönünü değiştirerek yalnızca yeni diktatörler doğurdu. 

 

EĞİTİM & YAŞAM.. 

Avrupa’da % 21 olan kitap okuma oranı, Japonya’da yüzde 14, ABD’de yüzde 12, Türkiye’de ise binde bir civarındadır. Bu sadece bilgi toplumunun oluşması açısından değil, o eserleri yazacak sanatçı, düşünür ve bilim insanlarının ürün vermesinin de önündeki büyük handikaptır.

Modern toplumlarda ortak değerler evrensellik gösterir, bilgi ve kültür toplumun hayat tarzını, diğerleriyle ilişkilerini  biçimlendirir ve bütün bunlar halkın eğitim düzeyi ile yakından ilişkilidir. 

Çok boyutlu okuyuş, gelişmiş bilgi yelpazesi, sertliği / bağnazlığı gidermekte, her türlü telkinin, tartışmanın, popülaritenin, uygulanacak politikaların ve politikacıların kalitesini de doğrudan etkilemektedir.

Okumanın bizzat kendisi terapötiktir !

Öyleyse eğitimli insanlarımızdaki bu keskin, kutuplaşmacı dil niye?                                                                                                                                    

Çoğu internet taramalarından, tek taraflı kaynaklardan elde edilen, “zihnimize çakıl taşları gibi saplanan bilgi kırıntılarını” kültür zannettiğimiz için. Ciddi okuyucularımızın çoğunluğu bilinçli (!) şekilde önyargılarını teyit edebileceği yazarları okuyarak “okumuş-yazmış” sınıfını oluşturdular.

 

TÜRKİYE 

HÜSRANLARDAN ARTA KALAN… 

•Yüzyıllar süren yenilgiler… 

•travmaların ve bilgisizliğin kalıntısı gerilimler,

•otoroiter tutumlar, 

•hüzün, 

•kıtlıktan çıkmışlığın kalıntısı bir aç gözlülük, 

•yoksulluk kültürüne dayalı çıkar çatışmaları ve şiddet,

•adil paylaşmaya susamışlık, 

•naiflik-düş kırıklıkları, 

                                          öfke ve nefret diline, çatışmaya, kutuplaşmaya zemin oluşturdu..

 TÜRKİYE 

 MELEZ –ÇATIŞMACI KÜLTÜRLER 

•Özgün kültür ve geleneklerin taşıyıcıları büyük ölçüde yabancılaştı ya da politize oldu.

•Önemli ölçüde ayrışmış iki toplumsal yapı oluştu  (Çarkoğlu & Toprak, 2006).

•Kapalı devre, diğerleriyle temassız ve güvensiz iki toplumlu bir ”cemaat” örgüsü..

•Hala İnönü mü yoksa Menderes mi daha iyiydi tartışmalarını aşamamış bir entelektüel sığlık.

•Barış adına yaptığımız en anlamlı şey, kameralar karşısında ağdalı barış sözcükleri kullanmak oldu.

•Barışı ve adaleti ancak güçsüzsek talep eder olduk.

•Muhtemelen depresif kişiliklerimiz ve diğer karakter patolojilerimiz de kamu oyunu yönlendiren bir çığırtkanlıkla uzlaşmayı küçümsemekte, toplumsal havayı zehirlemektedir.

Yirmibirinci yüzyıl Türkiye’sinde kültür demek politik duruş demektir, yani öyle birşey yoktur.

TÜRKIYE

ÖNYARGILARIN SAVAŞ ALANI 

Ne keder (DEAŞ’ın gerçekleştirdiği Ankara katliamı) ne de zafer (Nobel ödülü) Türkleri birleştirdi ’’. (New York Times, 13 ekim 2015)

Kimseye güvenmediğimiz gibi özgüvenimiz de yetersiz:

Kendine de mesafe koyan, nesnel bakış ve özeleştiri gibi asli entelektüel öğeler repertuvarımızda eksik. 

•Diğerini anlamaktan çok, politik bir öfke dili.

• Suçlayıcı, yakınmacı, savunmacı, “kurban” psikolojisi.

•‘‘ Sevgisiziz, herkes birbirini yok etmeye çalışıyor” diyen bir düşünür aşağılanabiliyor.

•İnsanları sevmek ve hoşgörülü (!) olmamız için tek şartımız var: bizden olmaları.

•Bu kör dövüşünün sonu yoktur, ruhumuzu baştan sona karartmaktadır.

•Bir toplum, sorunların çözümünü “büyüklere” ya da “kahramanlara” havale edip, kenarda bekliyorsa, orada çatışma çözme yetersizliği, kamplaşma, güvensizlik artacak, kurallar ortadan kalkacak, irrasyonel-duygusal tepkiler toplumsal sürece hakim olacaktır. Bu, çöküşün ayak sesleridir. 

 

OTORİTERYANİZM 

Özgürlükleri, evrensel değerleri, girişim haklarını, hukuku yok eden otoriter rejimlerde bireylerin kendilerini geliştirmeleri, ifade etmeleri, düşüncelerini ve ruhlarını olgunlaştıracak tartışma ortamı bulmaları söz konusu değildir.

Gücünü şiddet ve baskıdan alan otoriter rejimlerde ruhsal açıdan kırılgan, naif ve aykırı düşüncedeki bireylerde kuşkucu /paranoid eğilimlerin kolayca hastalık tablosuna dönüşmesi mümkündür. Bu rejimlerde meşruiyet sorunu olan yöneticiler gücün ellerinden kayacağı korkusuyla gitgide daha da sertleşirler, en az yönetilenler kadar stres, korku ruhsal sorun yaşarlar, çünkü kaybedecek çok şeyleri birikmiştir ve eninde sonunda da korktukları başlarına gelir. Özetle otoriter sistemler trajik biçimde yönetilenlerden daha fazlasıyla yönetenleri mutsuz eden rejimlerdir.

Otorite sahipleri uzun vadede sahadan silinseler de kalıcı ve sağlıklı kurumlar oluşturamayan ülkelerde başka bir otoriter /despot hükmetmeye devam eder. Böylesi rejimler, yaşamak için susmak, boyun eğmek, sürekli alkışlamak zorunda olan, solgun, neşesi ve umutları kalmamış ruhlar üretir.

 

DÜNYA

MODERNİZM : KÜRESEL KÜLTÜR

Günümüz dünyasında gitgide daha fazla hissedilen şeyler:

sınırsız özgürlük, 

yıkıcı rekabet ve tüketim hırsı

konformizm ve bireycilik, 

           ben, ben, ben! diyen insanların egemenliğidir.

Çağımıza verilen isimler plastik / sentetik / narsistik çağ gibi isimlerdir.

  

 MODERNİZM: YENİ DÜNYA 

SOSYAL MEDYA : SANAL ALEME TAŞINIRKEN

Özgür iradenin, onu şekillendiren sayısız veri sağanağı altında bir ütopyadan ibaret olduğunu inkar edemeyiz. Her gün onlarca/yüzlerce elektronik mektup/mesaj/ makale/ habere maruz kalıyorken ne kadar kendimiz olabiliriz. Amazon’da Alibaba’da, Youtube’da gezinirken her tür tepkilerimiz/eğilimlerimiz hatta karar verme süreçlerimiz izleniyorken, bilginin  yönetimi Google’da iken ne kadar özgür kalabiliriz.

 Sosyal paylaşım sitelerinin tek amaçları insanların orada daha fazla vakit geçirmesi, doğru bilgiyi değil her zaman bize göstermek istediklerini göstermeleridir.

Gerçi her dönemde yönlendiriliriz hatta böyle bir ihtiyaç da hissedebiliriz ama önceleri bu iş duygularımıza hitap eden çok az sayıda iletiyle sağlanıyordu, şimdi ise üzerimizdeki uyaran yoğunluğu açıktan ya da farkında olmadan tüm kişisel kararlarımızı etkileyebiliyor. Digital araçlarla aynı zamanda bir devletin ya da diktatörün başka devletleri/ toplulukları sürekli denetledikleri, uygun gördüklerini ortadan kaldırdıkları bir dünyadayız. Devlet maskesi kullanan ancak aslında devletten de güçlü, büyük veriyi kontrol edebilen bir azınlığın halkın zihnini yönlendirmesi, baskılaması, insanlar üzerinde mutlak kontrol sağlaması, ekonomiyi ele geçirmesi işten bile değildir. 

Dünyada şimdilik üç milyar insan yani toplam nüfusun yüzde 40’ı aktif biçimde sosyal medya kullanmaktadır. Araştırmalar günde ortalama iki saatimizi sosyal medyada geçirdiğimizi gösteriyor. Bunun oluşturduğu bağımlılık bir yana her gün maruz kaldığımız ileti saldırısı, defalarca dikkatimizi dağılmakta, dünyanın her köşesindeki sorunları gözümüze sokabilmekte, zihnimiz kadar uykumuzu, yaşam biçimimizi, insani ilişkilerimizi de sarsmaktadır.

Ülke olarak dünyaya  öncülük ettiğimiz alanlar:  TV, cep telefonu ve internet kullanımıdır.

Yeni kuşakların bu sanal aleme göçü, ona yabancı olan orta yaş ve üzerindeki bireyleri endişelendirse de gençlerin orada daha mutlu olup olmayacaklarını da bilemiyoruz. Alıştığımız yüz yüze ilişkilerin insanca keyfi kadar tehlikeli aldatmacalarını da göz ardı edemeyiz.

Belki gençlerimiz birebir ilişkilerin yükünden kurtulmak için sanal dünyayı daha çekici, daha güvenli buluyor olabilirler. Sanal alemdeki kurumsallaşmayla o ortamın olumlu yönlerini değerlendirebilecekler, tehlikelerine karşı kendilerini koruyacak önlemleri de alabileceklerdir. 

Çağdaş sosyal medya, bir çok yararı olmakla birlikte:

 •Bilgi ve gürültü kirliliği oluşturmakta,

 •İnsan insana etkileşimi yok etmekte,

•Yığınla ve darmadağınık bilgiler, şaşkınlaştırıcı, göreceli bakış açıları sunmakta, 

•Yarışa, kıyaslamaya, yenmeye, kandırmaya, incitmeye odaklı, doyurulması olanaksız bir iştah alanı gibi durmaktadır.

Sosyal medya bugün için yeryüzünün en büyük  ve en kirli bataklığıdır.

 

YENİ TAPINAĞIMIZ: Alışveriş merkezleri. 

Bu konuda da dünyada benzerine rastlanmayan bir zenginliğimiz (!), şehir merkezlerine doluşmuş mağazalarla oluşturulan yeni hayat tarzı ve tüketim çılgınlığımız, aç gözlülüğümüz övünülecek şeyler olmasa gerek.

Hem sürekli tüketen hem de yakınıp duran başka toplumlar var mı acaba ?

 

 POSTMODERNIZM: KAHRAMANSIZ YAŞAMIN RAHATLIĞI 

Kahramanların sıradan insanlardan hiçbir farkı olmadığının fark edilmesiyle yeni bir dönem başladı. İnternette 2017’deyılın kelimesi olarak  ‘gerçek ötesi’ seçildi.

Postmodernizm, ikinci Dünya Savaşı ertesinde sanat, edebiyat ve bilimsel etik alanındaki inançların ve iyimserliğin kaybolmasını ifade eden bir düşünce akımı. Herşeyi ve herkesi eleştirme, adeta hiçbirşeyi doğrulamama, kuralsızlık/ilkesizlik odaklıdır. 

•”Büyük anlatılara”, ”büyük projelere”, ”büyük ilkelere” itirazdır. 

•Akılcılık, pozitivizm, bilim, evrensellik, özgürlük gibi kavramların kutsallığını reddeder: “özgür oldular, korku biriktiriyorlar’’

•Post-modern bilincin özellikleri: 

• boşluk,

• karamsarlık,

• duygusuzluk 

• kuşkuculuk

 olarak tanımlanmıştır. 

•Tüm değerler tartışmalı hale gelmiş, toplumsal ahlak çözülmeye başlamıştır.

•Bilimin kutsanarak, yaşamın anlamdan yoksun bırakılması, egzantrik inançların ve tuhaf tarikatların patlamasına yol açmıştır. 

 

 DEĞİŞİMİN YETİŞİLEMEYEN HIZI ! 

•Çağın en önemli sorunlarından biri değişimin baş döndürücülüğüdür. Bu hıza hem düşüncelerimizle hem ruhumuzla uyum sağlamak son derece zordur.

•Son yıllarda tek bir günde üretilen veri, geçmiş bütün zamanlardan daha fazladır. Görünen o ki, yakın gelecekte verilere hükmedenler toplumlara da hükmedecektir.

•Hızlı değişime zihnimizle, alışkanlıklarımızla, kurumlarımızla yeterli uyumu sağlayacak zamanı bulamıyoruz..

•Aile, iş, okul, arkadaşlık ilişkileri, gelenekler, ticaret alışılmadık mecralara kaydı.

•Daha yeni öğretilen alışkanlık ve kurallar, kısa sürede tedavülden kalkar oldu.   

•Hızlı değişim, korku ve boşluk üretti…                           

•Bilinen kızılderili sözünü tekrarlamanın zararı olmasa gerek: ‘‘ O kadar hızlı gittik ki, ruhlarımız arkada kaldı’’

Çağdaş ilişki biçimleri:

•sanal / tele,

•gecelik,

•evlilik sözleşmeleri,

•eş değiştirme…

Çağdaş ilişki cümleleri:

•‘seni istiyorum’…‘beni sev’…

•‘kullan- at’, ‘unut gitsin’

• ‘keyif al’, tadını çıkar’,   ‘hemen şimdi’

• “sorununu terapiste anlat “ 

 Sonuç:  “Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti !”

 

ELDE KALANLAR :

• Yabancılaşma,

• yalnızlaşma,

•umursanmazlık,

• nesnelere kölelik,

• anlamsızlık,

•varoluşsal suçluluk…