YÜZYILIN YILDIZI: ALİYA

BİLGE KRAL ALİYA İZZETBEGOVİÇ
“Davalar acılar içinde doğar, refah içinde ölür”.

Türkiye’nin serhat boylarındaki uç kalesi Bosna Hersek Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı idi Aliya. Gülümseyen yüzü, kin bilmeyen yüreği, uzun boyu ve bilgeliği ile Müslüman Boşnakların lideri. Halkının özgürlüğü uğruna verdiği mücadele ve kahramanlığı yanında “Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder” uyarısıyla İslam’ın anlaşılmasındaki sefaletten duyduğu ıstırapla da tarihte yer etti. Aliya, köklü ve tertemiz bir ahlak anlayışını yansıtan rehberliğiyle, Müslüman coğrafyayı radikalizmden, cehaletten ve çıkarcılık bataklığından uzak tutmak isteyen bir deniz feneridir.

Bu büyük insan, en zor şartlarda bile sözleri ve yaşayışı çelişmeyen samimi bir düşünce ve dava adamı, örnek bir siyasetçi oldu. Devlet başkanıyken bile duruşunu terk etmeyen, hayatını orta sınıf bir Bosnalınınki ile özdeşleştiren Aliya, yüksek ahlakıyla müstesna bir Müslüman kimliğini yansıtır. “Benim için yeryüzünde iyi, doğru ve güzel olan ne varsa o İslam’dır.”

Batı ve Doğu’nun kesiştiği yerde, Bosna’da doğmuş olması, dokuz yılını çalan hapishane günleri, dünyanın en önemli düşünce insanları ve politikacıları ile buluşmaları, korkunç acıların yaşandığı savaş trajedisindeki komutanlığı, liderlik ve cumhurbaşkanlığı ona insanı ve İslam’ı çok yönlü anlamakta eşsiz bir birikim sağladı. “Olduğunuz gibi kalın; dininizi, milliyetinizi koruyun, kimliğinizi kaybetmenin bedeli köleliktir”.

Cumhurbaşkanlığı süresince akrabalarını devletten uzak tuttu. Eleştirileri kendini düzeltme fırsatı sayan bir olgunlukla karşılayıp engin alçak gönüllüğüyle her türlü övgüye hatta fotoğrafının salona asılmasına bile izin vermeyen bir bilgelikle yaşamıştır. “Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir”.

Aliya, 1925’te Bosna Hersek’in Samac şehrinde doğdu. Hacı Camii imamı Rahmanoviç’in, Rahman suresini benzersiz bir güzellikte okuduğu çocukluk dönemini özlemle anar. İmanının gençliğindeki inkâr döneminden güç aldığını söyler. İnanışı, gelenekten edinilen bir din değil, yeni baştan tesis edilmiş bir iman atlasıydı. Dinin ana mesajını ahlaklı yaşamak ve sorumluluk duygusu olarak vurgular. “Din ahlaktır, onu hayata geçirmek ise terbiyedir”.

İslam’ın gelişiminin imamların katı yorumlarıyla engellendiğini belirtir ki bu uyarısının değeri zaman geçtikçe artmaktadır. “Kuran ve İslam sadece hocalara bırakılmayacak kadar önemlidir”. Gerçekten akıl dışı ve hatta maksatlı yorumlarla doldurulan imamların İslam’ı, dini içerikten yoksun “tepkisel ve hayata aykırı” bir inanç sistem doğurdu.
“Hedefimiz, Müslümanların İslamlaşmasıdır. Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur”.

Mücadelesi

İkinci Dünya Savaşı esnasında Faşist Hırvat Ustaşa’ların ülkedeki Müslümanları Hırvat ilan ederek yaptığı büyük zulümlere ilaveten ırkçı Sırpların oluşturduğu Çetnik grupların da katliamı yaşandı.

Aliya, Yugoslavya Krallığı döneminde de Müslüman Boşnakları bilinçlendirmeyi amaçlayan Genç Müslümanlar oluşumunun öncü isimlerindendi. Bu oluşum, Müslümanların ülkedeki diğer etnik ve dini gruplarla eşit haklar elde etmesini amaçlıyor, bir yandan da Çetnik ve Ustaşa’ların yıktığı Müslüman evlerin ve camilerin yeniden inşası için çalışıyordu.

II. Dünya Savaşı sonunda kurulan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti, faşizmi alt etse de Müslüman Boşnakların sorunlarına çözüm olmadı. Aliya, Genç Müslümanlar olarak Boşnak haklarını korumaya yönelik faaliyetleri nedeniyle 1946’da tutuklandı. Hapiste kaldığı üç yılın ardından Halide Hanım’la evlendi. 1956’da Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Leyla, Sabina ve Bakir adlarında üç çocukları oldu.

Aliya, Tito döneminde de yazılarını, çocuklarının baş harflerinden oluşan “LSB” mahlası ile yayınladı. “İslam Deklarasyonu” isimli eserini 1970’te yayınladı. “Mücadele ıstırabı çeken birçok kişiyi mağlup değil galip saymamız hakikatin teslimidir. Çünkü ahlak ne faydacıdır ne de insana bir çıkar sağlar. Ahlak rasyonel olan değildir”.

Tito’nun 1980’de ölümüyle Yugoslavya’da aşırı milliyetçilik yeniden hortladı. İzzetbegoviç, yazdığı “Doğu ve Batı Arasında İslam” eseri yayınlanmadan hemen önce 1983’te örgüt lideri suçlamasıyla 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. 14 yıl hapse mahkûm edildi. 1987’de pişmanlık duyup af dilemesi halinde serbest bırakılacağı teklifini reddetti. 1988’deki afla serbest kaldı. “İnsanın kişiliğini alçaltan, onu eşyayla bir tutan her şey gayri insanidir”.

İzzetbegoviç, 1990’da kurulan ve bugün de Bosna Hersek’teki Boşnakların en büyük partisi konumundaki Demokratik Eylem Partisinin (SDA) ilk genel başkanı seçildi. SDA, ilk çok partili seçimde ülkede en yüksek oyu alırken, Aliya da eski Yugoslavya’daki 6 sosyalist cumhuriyetten biri olan Bosna Hersek’in Başkanı oldu.
“Tabiatın determinizmi, insanın ise kaderi vardır”.

Bosna Savaşı

Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Bosna Hersek’in de bağımsızlığı gündeme geldi. 1991’de Hırvatistan’da başlayan çatışmalar Bosna Hersek’in köylerine sıçradı. Aliya, “Her şeye kadir olan Allah`a yemin ederim ki köle olmayacağız!” diyerek 1992’de Bağımsızlık referandumuna gitti. Bosnalı Sırpların boykot ettiği referanduma katılanların yüzde 99,7’si bağımsız Bosna Hersek’e “evet” dedi.

Referandumun ardından Yugoslav Halk Ordusu (JNA) ve silahlandırdığı paramiliter Sırp gruplar, Bosna Hersek’in farklı şehirlerinde saldırılara başladı. Sırp güçleri tarafından 3,5 yıl kuşatma altında tutulan başkent Saraybosna’nın yanı sıra başka birçok şehirde büyük katliamlar yaşandı.

İnsanlar evlerinden sürülüyor, kadınlara tecavüz ediliyor, İslam’a ve Boşnak kültürüne dair ne varsa yok ediliyor, toplama kamplarında akıl almaz işkenceler yapılıyordu. Aliya, tüm halkı bu saldırılara karşı koymaya çağırıyor, Boşnaklar Aliya’nın liderliğinde çetin bir mücadele veriyordu. “Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler”.

Srebrenitsa Soykırımı

Boşnakların elindeki silahlar Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından “halkı kendilerinin koruyacağı” gerekçesiyle toplanmış ve bölge insanları savunmasız kalmıştı. Srebrenitsa’yı korumakla görevli olan Hollandalı Komutan Karremans kendisine sığınan 25 bin kişiyle birlikte şehri Sırplara teslim etti. Srebrenitsa’ya giren Sırp ordusu, 11 Temmuz 1995’te 8 bin 372 Boşnak’ı katletti. Sonraki günlerde Sırp General Ratko Mladic, şehri boşaltan Karremans’a hediye verirken görüntülendi.

Avrupa’da hukuki olarak da belgelenmiş ilk soykırım olma özelliği taşıyan Srebrenitsa soykırımı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşen en büyük toplu katliam olup üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen unutulmadı. Nilüfer’in “Bosna’da bıraktım kalbimi çocuklara” şarkısı, o dönemin unutulmaz bir Türk ağıtıdır.

Uluslararası Adalet Divanı, uzun süren yargılamalarla, olan bitenlere “katliam” dedi ve Ratko Mladic’i birçok suçtan müebbet hapse çarptırdı. Değişik mahkemelerde Srebrenitsa katliamı nedeniyle 45 Sırp da ağır cezalara çarptırıldı.

Müslümanlar açısından Bosna savaşının faturası çok ağır oldu. 1991-l995 yılları arasında 200 bini aşkın Boşnak hayatını kaybetti, iki milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı, birçok köy ve kasaba yakıldı. Boşnakların tarihi hafızasını ve Müslüman kimliğini yok etmek için birçok kütüphane ve arşiv, yüzlerce cami yok edildi. Mezarlıklar bile bu barbar saldırılardan payını aldı.

“Ben Avrupa`ya başım eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptı. Hem de Batı`nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına!”.

Hafif silahlı Boşnakların başında, bağımsız Bosna’nın başkanı Aliya İzzetbegoviç vardı. Brüksel’de bir toplantıda Aliya iyice bunalmıştı. Neredeyse her şeyin bittiği bir anda gazetecilerin, “Şimdi ne yapacaksınız?” sorusuna, “Şimdi ben İstanbul’a gidiyorum” diyerek kalbindeki Türkiye sevgisini gösterdi. Ne yazık ki dönemin başbakanı Demirel, Bosna’ya el altından destek verse de İstanbul’a gelen mazlumların sesi Aliya ile o acılı günlerde görüşmedi. “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sesi değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır!”.

Fakat rahmetli Turgut Özal, açıkça ve her zaman Boşnakların yanında oldu. Özal, ABD’de Prostat Kanseri ameliyatı sonrası ziyaretine gelen Başkan Bush’a o haliyle bile ısrarla Bosna’daki katliama müdahale etmesini telkin edip durdu. Sonraki ABD Başkanı Clinton’a da Türk askerinin duruma müdahalesini önerdi ancak kabul ettiremedi. Bizim utandığımız din savaşları uygar(!) dünyada bitmemiş miydi yoksa?

“Şunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği, döktüğü kan üzerine, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur!”.

Türk halkı tek yürek halinde Bosna halkının ardında saf tuttu, kolundaki bileziği, giysisi, yatağı yorganıyla her açıdan destekledi. Elimizde olan, eşten dosttan toplanan her şeyi Bosnalılar için gönderdik.

Aliya, ahlakı, menfaate ve faydaya feda etmeyen bir liderdir. Büyük kıyım ve zulümlere rağmen hiçbir şekilde adalet ve merhametten sapmadı. “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir. Biz de zalimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın anlamı kalmaz”.

Özal’ın kalbindeki sızı

Sırpların giriştiği soykırımlara Cumhurbaşkanı Turgut Özal çok üzülüyor, çözüm için peş peşe sonuçsuz görüşmeler yapıyordu.

Sonunda Prof. Mustafa Kahramanyol adına ulaştı; bu kişi bir askerdi ve bölgeyi de bölge insanını da çok iyi tanıyordu. 1993 Şubat’ında Özal kendisini Harbiye Orduevi’ne çağırarak “Ne yapmak lazım?” diye sordu. Kahramanyol, yapılması gerekenleri, başta Boşnak Ordusu’nun eğitimi, Bosna’ya silâh sevkiyatı, gerekirse bölgeye gönüllülerin gönderilmesi olmak üzere tek tek sıraladı.

Prof. Kahramanyol sözlerini bitirince Özal, “Seni bana Allah gönderdi” dedi ve devletin ilgili kurumlarına “harekete geçin!” talimatını verdi.

Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devlet olarak harekete geçemedi. Özal’ın vefat etmesi ile resmi Bosna defteri kapandı. İkinci bir toplantı yapılmadı.

Barış

ABD, Balkanlar’daki çatışmaların uzamasının kendi çıkarlarına zarar vereceğini gördü. 28 Ağustos’ta Saraybosna’nın merkezinde pazar yerine yapılan havan topu saldırısında 43 insan öldü. Bunun üzerine NATO tarafından 30 Ağustos 1995 tarihinde Bosna’daki Sırp hedeflere yönelik operasyon başlatıldı.

ABD askerlerinin yanı sıra, Türkiye, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İtalya ve İspanya’dan askerlerin de katıldığı NATO müdahalesinde toplam 750 saldırı düzenlendi. Müdahale hızlı bir şekilde 20 gün içinde amacına ulaştı.
Boşnaklar savaşta üstünlüğü ele geçirmişti ki Miloşeviç, Tudjman ve İzzetbegoviç ABD’de bir araya getirildi. Her üç lider de önlerine konan anlaşmayı imzalamak istemedi. Bunun üzerine liderlerin dünya ile ilişkileri kesildi, hepsine askeri üste tutuklu muamelesi yapıldı, tehdit ve hakaretler yağdı. Sonunda 14 Aralık 1995’te antlaşma ortaya çıktı; özellikle de Boşnakların, Osmanlıya dayatılan Sevr benzeri bir antlaşmaya imza atmaları sağlandı. Bu metnin adına da “Dayton Barış Antlaşması” denildi!

Aliya İzzetbegoviç, silahları sustursa da ülkeye karmaşık bir siyasi yapı getiren Dayton’u, “Ne yazık ki bu adil bir barış değil, ancak savaşın sürmesinden daha iyidir” diyerek kabullendi.

1999’da da Kosova’da Arnavut katliamına başlayan Sırplara karşı aynı NATO, Srebrenitsa’daki hatasını tekrarlamadı ve hızla müdahale ederek yeni bir soykırımı önledi.

Aliya ilk Cumhurbaşkanı

Aliya İzzetbegoviç, savaşın ardından yapılan ilk seçimde Bağımsız Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı ve daha sonra da Devlet Başkanlığı Konseyi’nin ilk başkanı oldu. “Bizi toprağa gömdüler fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı”.
Onun aşağıdaki öğüdünü İslam dünyasında kendisinden başka uygulayan olmadı:

“İktidara gelirseniz, hal ve hareketlerinize dikkat edin, kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlak kurallarına uyun. Unutmayın ki sonsuz iktidar yoktur, her iktidar geçicidir ve herkes er ya da geç önce milletin ve nihayet Allah`ın önünde hesap verecektir”.

Bilge kişiliğiyle de tanınan Aliya, hayatı boyunca kitaplar yazdı. 1997’de Tahran’daki İslam ülkeleri konferansında, eleştirilerini tüm İslam dünyasına haykırdı:

“Evet İslam en mükemmeldir ama biz mükemmel değiliz! Batı güçlü, kültürlü ve organizedir, okulları bizimkilerden daha iyi, şehirleri bizimkilerden daha temizdir. Batıda insan hakları daha üst düzeydedir, fakirlere ve özürlülere yönelik sosyal imkanlar daha iyidir. Batılılar genelde sorumlu ve doğru insanlar. Onların gelişmişliklerinin karanlık yönlerini de biliyor ve göz ardı etmiyorum. Batıyı küçümsemek yerine onunla yarışmalıyız! Kur’an bize “İyiliklerde yarışın!” diye emretmiyor mu?“.

Veda

Aliya, 2000’de sağlık sorunları nedeniyle Devlet Başkanlığından istifa etti. Bosna Hersek halkına uluslararası arenada tanınan, bağımsız ve egemen bir devlet bıraktı ve 19 Ekim 2003’te başkent Saraybosna’da vefat etti. “Hayat inanan ve güzel ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur”.

Cenazesine farklı ülkelerden 150 binden fazla insanın katıldığı Boşnak lider, vefatından önce “Şehitlerin arasında mütevazi bir mezara defnedilmek istediğini” vasiyet etmişti; Saraybosna’da acının ve direnişin sembolü olan Kovaçi Şehitliği’ne defnedildi.

Aliya olmasaydı bugün Fatih’lerin Bosna’daki yetimlerinin son parçalarını, faşist Sırp ve Hırvatların kanlı dişleri arasında seyrediyor olurduk. Onun hayatı, bir yandan tevazu ve sadelik diğer yandan insanlığın özgürlüğü ve adalet için azimle çalışmaktan ibaretti. Yardımseverdi, cesurdu, korkusuz ve mücadeleciydi.

“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın”.

Aliya Bosna’dır, insanlık adına bir umuttur; Boşnaklar için sadece bir lider değil aynı zamanda hepimiz için bir örnek, bir eğitmen ve semboldür. O, hepimizin Aliya’sıdır.

Selahaddin Eyyubi’nin sekiz yüzyıl sonraki izdüşümüne, günümüz Müslümanlarının kutup yıldızına selam, hürmet ve rahmet dualarıyla!

Prof. Dr. Rüstem Aşkın. Yüzyılın Hikayesi (Kitap)

İDEOLOJİLER: TUTUNAMAYANLARIN ÇIĞLIKLARI!

İDEOLOJİLER TUTUNAMAYANLARIN ÇIĞLIKLARIYDI!
Hayatın anlamını bulmaya çalışıyorsanız, aradığınız kendinizdir (Joseph Campbell).

Onlu yaşlarımızda, sağ ve sol denen iki sığ kavramla, dünyada olan biten her şeyi anlayacağımızı, bir yerlere bağlanarak özgürleşeceğimizi sanmıştık!

Çevremdekiler sağ düşüncedendi; solcuların devlet düşmanı ve komünist olduğunu, sağcıların Yunus gibi, Mevlâna gibi olduğunu söylerdiler. Zeytinburnunda dayımın eczanesindeki çırak ise “solcular yakışıklı ve parkalı, sağcılar çirkin ve paltolu olurlar” demişti, hüzünlenmiştim.

İdeolojiler bu ülkede bir cemaatleşme aracı idi; köyünden kopmuş insanların kendine yer bulduğu bir getto, bir şeyler paylaşacağı, yol yordam öğreneceği bir çevre, bir dayanışma vesilesi. Her iki kutupta da toplumsal gelenek ve kültür bastırıldı; solda da sağda da anne babalarının anlattıklarını ve yaşantılarını cahilce bulan, bütün bir hayatı, tepkileri, iyi-kötü nesneleri, sevdalarını bile sağ ya da sol denen iki adet “üç harfli”ye sığdıran yığınla insan. “Ve aydınlarımız, o iki kelime, o meçhul hayaletler için tapınaklara taş taşıyan birer köle”.

Kurtarılmış bölgeler, silahlı nöbetler…Anadolu’nun soluk benizli çocukları aynı türküleri dinleyip farklı yorumlayarak, esasen bir kimlik, bir ilgi, bir anlam arayışı ve içsel öfkelerini boşaltma uğruna birbirlerini kırdılar. Bilemediler ki ya bendensin ya da bir hiç anlayışı bir ideoloji hatta bir düşünce bile değildi. İki hayalet kelime yüzünden aileler bölündü, anlamını dahi doğru dürüst bilmedikleri bu kelimeler uğruna öz kardeşler birbirini katletti; sonuç kocaman bir perişanlık oldu!

Türkçülük dışındaki ideolojiler, asırlara uzanan köklere yani eski hikayelere sahipti ancak o dahil tamamı ithaldi.

12 Eylül darbesine sevindim. Kan dökme yarışı durmuştu, artık sokaklarda rahatça yürüyebilecek, evlerimize korkmadan gidebilecek, can derdi olmadan okuyabilecektik. Altı kardeştik, dördümüz “dava” uğruna cezaevini boyladı; ne bir suç ne bir delil ne de bir hüküm.

Solun toplam düşüncesi sömürü düzenini değiştirmekten ibaretti yani kimsenin aksini söylemediği bir dava. Sol düşüncelerin yoğunluğu, mahalle aralarında yumruklaşıp duran yüzlerce sol fraksiyon doğurdu. Marx şöyle der, hayır Lenin böyle, Mao şöyle, Troçki, Politzer, Plehanov, Cohen, Lukács daha başka; diyalektik, aşamalı devrim, lümpen proleterya, küçük burjuva, ütopik/bilimsel sosyalizm…millî demokratik devrim, aşamalı sosyalizm, özgürlükçü sosyalizm, özgürlüksüz bilmem neler…

Çavuşesku’cu, Arnavutluk’çu, Tito’cu, şucu bucu…hani bu ülkeden olmasın da… Devrimci Sol gibi birkaç silahlı örgüt ise sadece şiddete inanırdı: “devrim kanla yazılır”…

İslamcılarda da öyle abuk sabuk ayrışma merakı çoktu. “Hangi bankanın faizi helaldir(!)” fetvasından “horozu keserken başını kıbleye döndürmek vacip midir?” sorusuna kadar yüzlerce sürtüşme konusu bulmakta ustaydılar. İslami kesimde dini düşünceye sızmış olan obsesyon ve hurafelerin hala sağlıklı biçimde çalışılmadığı kanaatindeyim.

Solcular tartıştıklarına karşı faşist, goşist, oportünist, revizyonist gibi iltifatları uygun görürken, İslamcılar, münafık, dinsiz, imansız, zındık, mürtet, hain ve kafir gibi zengin bir terminolojiyle konuşurdu ve en nefret ettiğim de hala bol bol kullandıkları “imanından şüphe edilir” tekerlemesidir. Ülkücüler karşı görüştekilere genelde net ve bütünlükçü (!) bir damga vururdu: komünist.

Döneklik bütün grupların ortak olumsuz kavramıydı. Asla taviz vermemek, düşüncelerinden milim geri adım atmamak, şiddeti savunmak yiğitlikti. En kavgacılar en samimi sayılır, özellikle cezaevini ziyaret edenler yoz tipler bile olsa idolleşirdi. Biz zavallı çocuklar, dünyaya meydan okuduğumuzu ve dünyalar kadar büyük olduğumuzu sanırdık.

Milliyetçi sağın dünya görüşünün özeti ise devleti korumaktı. Dokuz Işık herhangi bir parti programıydı. Ülkücüler Türk birliğini savunmakla birlikte bir düşünce hareketinden çok komünizme karşı devleti savunma hareketiydiler. Doğrusu bunun için de bir sürü kitap okumaya gerek yoktu: Yüzyıllardır savaştığımız Rus komşumuzun komünizminin özgürleştirdiği(!), birer birer darağaçlarında sallanan Türk devletleri yanı başımızdaydı. Zaman o konuda sağın haklılığını gösterdi.

Dondurucu bir kış gecesi otobüsümüzle mahsur kaldığımız Sivas Terminalinde şapkalı üç köylü yanaşıp bir çay ısmarladılar. Sonra komünizmin güzelliklerini, Rusya’da herkesin çok mutlu ve varlıklı olduğunu anlattıklarında kulaklarıma inanamamıştım. Açıkça ve adını anarak komünizmi öven hiçbir köylü görmemiştim, onları tersledim, onlarsa “çocukluğuma verip” bana kızmadılar.

Yıllar içinde sol ve sağda temel amaçların ve sloganların da benzer olduğunu hayretle fark ettim: Biri “halkım uğruna” diğeri “milletim için” diyordu; biri ülke, diğeri memleket diye bağırıyordu; biri ulusçuluktan diğeri milliyetçilikten söz ediyordu. İki taraf da “yabancılar defolsun” istiyordu ancak kastettikleri yabancı ülkelerin adları farklıydı; biri eşitlik deyip duruyordu diğeri adalet. Mevlâna, Dört Adamın Üzüm Kavgası hikayesini sanki bizler için yazmıştı.

Sağcılar sağcılık sattı, solcular solculuk…Haklarını yemeyelim, çoğu İslamcı da İslam’ı sattı ki en dünyalık ticaret onlarınki oldu. Babam hep söylerdi de inanmazdık!

Bu coğrafyada kavgasız yaşamak, kimliğini kendi çabasıyla bulmak, kendini düşmansız tanımlamak, insanları sahici bir barışa ve kardeşçe yaşamaya çağırmak zor zanaattı. Bu ülkede barış, kendi mahallesinin dışına çıkmakla, farklı düşüncedeki insanlarla buluşmakla, insanca, önyargısız söyleşmekle, en nihayet adilane bölüşmekle mümkündü ki bu da bize uymadı. Tarım toplumunun tarla/arazi kavgalarının kültürüyle, gönüllerde hınç, ellerde birer balta-tabanca ile huzur içinde yaşamak mümkün olmuyor!

Sembollerin oltaların ucuna takıldığını, “büyük” ülkülerin büyük fenalıklara yol açacağını bilemezdik. Yağmalandık!

Evet, neleri sevmemizi, neleri sevmememizi, neleri görmemizi, gördüklerimizi nasıl anlayıp anlatacağımızı, yanlış(!) anlarsak onu nasıl düzelteceğimizi öğreten körler alfabesiydi ideoloji. İnsani duygularımızdan kuvvet aldı, bizi insanlıktan çıkardı!

Ne yazık ki yaşanan felaketler birer masal, vurulanlar oyuncak çocuklar değildi.

“Hüsranlardan arta kalan”

 

OSMANLI’DAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

“Hüsranlardan arta kalan”

29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilir, Gazi Mustafa Kemal, Meclis tarafından oybirliği ile Cumhurbaşkanı seçilir. Hemen ertesinde, 30 Ekim 1923 günü silah arkadaşı İsmet İnönü’ye kendi el yazısıyla yazdığı mektupta işlerinin kolay olmadığını şu ifadelerle vurgular:

Bize kalan miras, geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan.

Fakir bir köylü devletiyiz.

Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az.

Dört bin kilometre demiryolunun bir metresi bile bizim değil.

Köylümüzü topraklandırmalı, bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.

Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmaz.

Her yerde tefeciler halkı eziyor.

Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz.

Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.

Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136.

Pek az şehirde eczane var.

Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor.

Üç milyon insanımız trahomlu!!

Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde, bit ciddi sorun.

Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı yüzde 60’ı geçiyor. Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor ve önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok.

 Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik ancak İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.

 

1838 yılında İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Antlaşması ve ardından diğer Batılı devletlerle imzalanan benzer antlaşmalar gümrük duvarlarını büyük ölçüde kaldırmıştı. Osmanlı pazarları ucuz ve düşük kaliteli Avrupa ürünlerinin işgaline uğradı, yerli ürünler piyasadan silindi. Bu süreç önce ticareti ve sanayiyi, ardından devletin maliyesini ve sonunda devleti çökertti.

Osmanlı devleti, 1800’den 1918’e kadarki 118 yılın 53 yılını savaşlarla geçirdi. Ülke yanıp yıkıldı, Anadolu dışında kalan insanlar sırtlarında birer çuvalla, yarısı yollarda kırılarak büyük göç dalgaları halinde Anadolu’ya sığındı. Nihayet Trablusgarp’la başlayan ve Kurtuluş Savaşı ile biten son savaş dönemi toplam 12 yıl sürdü.

İttihat ve Terakki başlangıçta etnik ayırım gözetmeksizin, “ittihat” yani beraberlik içinde ülkenin kalkınacağına inanıyordu. Bu Balkan Harbi’ne kadar sürdü. Korkunç bir felaket olan Balkan Harbi ile Osmanlı en verimli topraklarını yitirdi ve bıçak kemiğe dayandı. Artık Müslüman-Türk unsurun imparatorluğun tek varisi olması gerektiğine karar verildi.

Osmanlı bütçesinde aslan payı Avrupa’ya olan Düyunu Umumiye borçlarına ve savunma harcamalarına gidiyordu. Kişi başına düşen gelir Batı Avrupa’nın onda biri, Bulgaristan ve Yunanistan’ın beşte biri kadardı. Avrupa sanayileşmiş, Osmanlı tarım devleti olarak kalmıştı.

6 Temmuz 1914 tarihinde Meclise sunulan bütçede devletin toplam gideri 34 milyon lira, eğitime ayrılan miktar sadece 500 bin lira, kibrit ithaline ayrılan ödenek ise 200 bin liraydı!

Birinci Dünya Savaşı, sanayileşmiş ülkelerin dünyadaki ekonomik kaynakları ve siyasi gücü ele geçirme savaşıydı. Savaş patladığında (1914) ülkeyi yönetenler, padişahı kenara itmiş, siyaseten cahil bir kadroydu. Savaşa girme kararı Sadrazam (Başbakan) Sait Halim Paşa’nın muhalefetine rağmen alındı. Enver Paşa öncülüğünde kararı destekleyen kadro, böylece bir büyük devletin himayesine kavuşulacağı gibi savaştan da büyük kazançla çıkılacağı inancındaydı.

Enver Paşa, Mustafa Kemal’i ve diğer savaş karşıtı komutanları istemiyordu zira “Savaşa girmezsek İngiltere ve Rusya bizi parçalayacak!” düşüncesindeydi. Gerçekten de İngiltere, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmeden iki gün önce 3 Kasım 1914’te Kuveyt Emirliği’ni himayesine aldığını, 5 Kasım’da Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ve 18 Aralık’ta da 30 yıldır işgal altında tuttuğu Mısır’dan padişahın hükümranlık haklarını kaldırdığını ilân etti. İngiltere ve Rusya’nın bizi yok etme hevesi kesindi ancak bu savaşla mı yoksa diplomasiyle mi önlenirdi bilmemiz imkânsız; sonuçta savaşla önlenemeyeceğinin anlaşılması çok pahalıya mal oldu.

İttihatçıların Birinci Dünya Savaşıyla birlikte ilk yaptıkları iş kapitülasyonları kaldırmak olmuştu. Ama buna da ilk itiraz eden ülke kendi müttefikimiz Almanya idi, savaş yenilgiyle bitince kapitülasyonlar tekrar kondu.

Büyük Savaş başladığında en geç 1914 Noel’inde biteceği beklentisi vardı oysa dört yıl sürdü. Osmanlı’nın bunu kaldıracak takati yoktu ve savaş bittiğinde (1918) “dokunsan yıkılacak hale” gelmişti. Savaşa girme kararını alan kadro kendi güvenlikleri için birer ikişer ülkeyi terk etti, pek çoğu yabancı ülkelerde, suikastlarda hayatlarını kaybetti.

Tarihin o güne kadar gördüğü bu en kanlı savaşta yaklaşık 40 milyon insan can verdi. Biz de 60 bini sadece Sarıkamış taarruzunda olmak üzere 325.000 askerimizi şehit verdik. Ne var ki Birinci Cihan Harbi, tüm savaşları sona erdirmediği gibi mağluplara dayatılan barış da yeni mağduriyetlerle “barışı ortadan kaldıran barış” oldu.

İngiltere ve müttefikleri Suriye, Irak ve Kudüs’ü işgal etti. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi, 10 Ağustos 1919’da Osmanlıya çok ağır ancak uygulanmayan şartlar dayatan Sevr Antlaşması imzalandı. Türk Millî Mücadelesi zaferle sonuçlanınca 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması yapıldı. 13 Kasım 1918 ve 4 Ekim 1923 tarihleri arasında İstanbul, tam beş yıl boyunca İngilizlerle diğer İtilaf Devletlerinin işgali altında kaldı.

Birçok cephede girilen savaşlar Türk aydınlarının en yiğit, idealist ve eğitimlilerinin cepheden geri dönmeyişiyle sonuçlandı. Cihan savaşının hemen sonrasında İngiltere, Anadolu’nun işgali için Yunan komutanı Venizelos’u sahaya sürdü.

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etti. Ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştı. Kağnıya ve sabana, hayvan bulunmadığı için kadınlar koşuldu. “…Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor/ Başımıza bela dölümüz bizim” mısraları trajedinin boyutunu anlatmaya yeter.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu, galip devletlerin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlendi. İngiltere Filistin’de bir Yahudi Devletinin kurulmasına önayak oldu.

Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimiyle başlayan değişim, ulus devletleri yükseltirken Birinci Dünya Savaşının ardından Avrupa’daki diğer hanedanlar ve Osmanlı İmparatorluğunun da sonunu getirdi.

 

Osmanlı toplum yapısını Batı feodalitesinden ayıran en önemli özellik merkezi/otoriter devlet anlayışı idi. Bu durum imparatorluğun modernleşme hamlelerinde de (Birinci ve İkinci Meşrutiyetler) onları takip eden Cumhuriyet döneminde de el değiştirerek varlığını sürdürdü. Bu yapıda, insanlar da dâhil olmak üzere devleti temsil edenlerin tamamı devletin malıdır ve toplumun, devletten bağımsız bir sivil kimliği yoktur.

İttihat ve Terakki, uzun yıllar asker/memur olma özlemi çeken toplum kesimini üretici olmaya, ticarete, sanata teşvik etti. Hemen her alanda yurtdışına öğrenciler gönderildi. Bu yolla Şükrü Saraçoğlu’dan, İbrahim Fazıl Pelin, Hasan Saka, Mustafa Şekip Tunç, Avni Lifij ve Çallı İbrahim’e kadar Cumhuriyet’in sayılı bilim ve sanat insanları yetişti. Cumhuriyetçi kadroların çoğu İttihatçı idi.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e 5-10 sanayi işletmesinin yanı sıra Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, ilkokuldan üniversiteye her türden okullar, ordu, parlamento, siyasî partiler, itfaiye, posta, jandarma ve polis teşkilâtları, spor kulüpleri, Kızılay, Yeşilay, Ziraat Bankası, gazeteler, Osmanlının borcu, Osmanlının bayrağı, sayısız kanun miras olarak kaldı. Cumhuriyet bu miras üzerinde yükseldi.

Osmanlıda, Tanzimat’ın ilanını takiben ülke içinde açılan yabancılara ait okullarla birlikte bir kısmı Avrupa’da eğitim gören bürokrat-aydın kuşağın temsilcileri 1980’li yıllara kadar ülkenin seçkinlerini oluşturdu. Hâkim kültür Fransız kültürü idi.

Mustafa Kemal Paşa, Enver, Fevzi, Karabekir Paşalar hep bu devrin çok iyi yetişmiş kurmaylarıdır ancak birer subay olarak coğrafyaya ve dünya siyasetine vakıf değildiler.

 

Osmanlı Hristiyanları, uzun yıllar askerlikten muaf oluşları, dış dünya ile bağlantıları ve yabancı ülkelerce korunmaları, kapitülasyonlardan sağladıkları kazanımlar, matbaayı Müslümanlardan yüz elli yıl daha önceden kullanmaya başlamaları ve etkin eğitim kurumlarına sahip olmaları gibi avantajlarla öne geçen unsur oldular. Osmanlının Batılılaşması yolunda gayrimüslimler aktif rol aldılar.

Mustafa Kemal Atatürk, Mersin gezisinde şehirde gördüğü büyük binaların kime ait olduğunu soruyordu…

-“Bu köşk kimin?”

-“Kirkor’un…”.

-“Ya şu koca bina kimin?”

-“Yargo’nun…”.

“Ya şu?”

-“Solomon’un…”.

Atatürk öfkeyle:

-“Onlar bu binaları yaparken siz neredeydiniz?..”.

Toplananlar arasından bir köylünün sesi duyuldu:

-“Biz Yemen’de, Tuna boylarında, Balkanlarda, Arnavutluk Dağları’nda, Kafkas’larda, Çanakkale’de savaşıyorduk Paşa’m!..”.

Atatürk, bu hatırasını anlatırken şöyle dedi:

“Hayatta cevap veremediğim yegâne insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur…”.

 

Osmanlı istatistiklerine göre 1912 yılında sanayiinin yüzde 48’i Rumlara, yüzde 30’u Ermenilere, yüzde 10’u diğerlerine, sadece yüzde 12’si Türklere aitti!

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen, burjuvazi, sermaye ve girişimcilik değil devletçilik ve memuriyettir; ne yazık ki bu hala en iyi koruduğumuz sermayemizdir(!).

Cumhuriyetin ilk hedefi, öylesine mütevazı idi ki sadece üç beyazda, un, şeker ve pamuk alanında ülkeyi kendine yeter hale getirmek amaçlanmıştı ve bu başarıldı.

Prof. Dr. Rüstem Aşkın
Yüzyılın Hikayesi (Kitap)

BENİM DOĞDUĞUM KÖYLER I.

 

BENİM DOĞDUĞUM YERLER I.

 

“Benim doğduğum köyleri

Akşamları eşkıyalar basardı. 

Bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem 

Konuş biraz!” (Cahit Külebi)

Dört-beş yaşlarındaydım, babam uzaklarda öğretmendi, köyde bir süre babaannemle ikimiz kaldık. Babaannem, hamuru kestane yaprağına sarar, kızgın külün altında tandır ekmeği pişirirken evin arkasında öten kargalara, tiz sesiyle “hayırlıysan bi daha öt, hayırsızsan kalk da git!’’ diye bağırırdı. Bazen “Acaba o kargalar bi daha ötmemiş miydi?” dediğim anlarda, geçmiş zamanın dut ağacına asılı salıncaklarına, birden bastıran yağmurun şarkılarına, ayakları çamurlu, kalpleri tertemiz arkadaşlarıma koşar, o diyarlardan sevinçler, gülmeler toplar gelirim. Dünyada hiçbir gülüş çocuklarınki kadar içten ve masum değildir.

Bir insanın anavatanı çocukluğudur, derler. Çocukluk, uzaklarda kalan solgun rengiyle soylu atların koşusu, binbir renkli yaban çiçeklerinin kokusudur ve gözden uzaklaştıkça daha da güzelleşir.

Evet, hayat, yakalanan ve kaçırılan fırsatlar arenası. Bu fırsatlardan yararlanma becerimizi, başımıza gelenlerden neler çıkaracağımızı, doğup büyüdüğümüz yerlerin ilk tecrübeleri, ilk zorlanışlarımız belirliyor.

Ne kadar kısıtlı bir yaşantısı olursa olsun, yiyecek birkaç lokması, oynayacak bir-iki arkadaşı olan çocuk mutlu olabilir, harika esnekliğiyle kendini suyun üstünde tutabilir.

Afrika’nın, Pakistan’ın sokaklarında, dağlarında dünyanın o en garip ve beklentisiz çocukları, Norveç’in, Hollanda’nın hemen her maddi imkana sahip çocuklarından daha üretken, daha mutlu olabilirler. Belki o yoksul yavrular çok doğal ve basit, belki de daha özgür yaşadıkları için mutludurlar, kim bilir?

Benim doğduğum köylerde yoksulluk vardı, korku vardı. Biz çocuklarsa bunların pek farkında olmazdık. Çelik-çomaktan dokuz taşa, misketten futbola, saklambaçtan köşe kapmacaya türlü oyunlarla eğlenirdik. Kırda, bayırda, bahçede, ağaçlarda, derede, bir tahta köprünün gölgesinde dünyayı unuturduk, cennet çocuklukta gizliydi sanki.

Salkım saçak duvarları, rengarenk bahçeleri, ahşap evleri, yatağımızda uyuyan kedimizle, hırçın denizi ve ürpertileriyle, gazlı lambaları, teneke saksıları, yağmur sesini kucaklayan toprak kokularıyla, kızaran ufkun hüznüne karışan akşam ezanlarıyla ilk aşkımızdı çocukluğumuz. Yorgunlukları, korkuları, hüzünleri sabahların ilk ışıklarında yıkayıp hayata yeniden başlamaktı.

60’larda ben doğmadan on beş-yirmi dakika önce tek yumurta ikizim Şensel doğmuş. Arkadan ben de gelince annem, “ikisine birden nasıl bakacağım” diye üzülünce aynı zamanda ebemiz de olan babaannem beni kendine almış, ben babaannemin oğluydum yani o da bunu keyifle anlatırdı…

Evimiz, yamaç bir mısır tarlasının başındaki düzlükte, dut ve incir ağaçlarıyla çevrili, iki katlı, kagir bir evdi; üç oda, bir salon. Evin en küçük odasındaki sedirde babaannem, yer yataklarında da ikizim ve ben yatardık. Bahçemizden minik ellerimizle topladığımız meyve-sebzelerin enfes kokularıyla ay ışığının ve yıldızların doluştuğu odada, penceremizde kavak ağacının yaprak hışırtıları arasında uyumak bir masal bahçesinde uyumak gibiydi. Evet, çocukluk bir masaldı!..

Her zaman yorgun yatar, sabah erkenden babamın açtığı radyodan Özay Gönlüm’ün veya Neşet Ertaş’ın türkülerine eşlik eden horoz sesleri ve yüzümüzü okşayan seher yeliyle uyanırdık.

Babaannemin lakabı “çavuş”, köyümüzün adı da tesadüfen Çavuşbaşı idi. Köyümüz, ilçemiz Fatsa’ya 10 kilometre, Nahiyemiz Çamaş’a (şimdi o da ilçe oldu) altı kilometre uzaklıkta idi. İlçeye yılda birkaç defa giderdik. Patika yolda 30-40 dakika yürüdükten sonra boyası dökük, burunlu bir otobüsle veya kamyonla, eğri-büğrü stabilize bir yoldan varırdık Fatsa’ya. O yollarda, arabada oturacak bir koltuk bulursam en tatlı uykuları uyurdum. Fatsa’yı, denizi görmek bir başkaydı; iskelesinden balıklama atladığımız, taş sektirdiğimiz, hayal kurduğumuz, hüzünlendiğimiz engin mavilik…

İlkokulumuz ise evimize iki kilometre uzaklıktaydı. Birinci ve ikinci sınıfta iki tarafı ağaçlarla çevrili o yolu, omuzumuzda sobada yakılacak bir odunla güç bela çıkar, okul dönüşü ise yokuş aşağı güle oynaya inerdik. Baharları yol kenarında süzülüp boy gösteren mor süsen (iris) çiçeklerine bayılırdım. Havanın erken karardığı zamanlar ölülerin dirilme ihtimaline karşı bir gözümüz mezarlık tarafında olurdu. Ağaçların arkasından “kanun kaçaklarının” çıkagelmesinden de korkardık.

Okulumuz, yokuşun ortasındaki geniş, düz, çimenli bahçede, bütün okullar gibi duvarları fiş ve resimlerle dolu, tek katlı, sarı boyalı bir okuldu. Müdürümüz herkesin ödünün koptuğu babamdı; şöyle bir bahçede görününce koşuşmalarımız ağır çekime dönüşür, diğer öğretmenler bile usulca köşelere çekilirdi. İlkokula giderken naylon çantamda hep birkaç elmam olurdu.

Bölgede Cumhuriyetle birlikte ilk açılan okul bizim köyümüzünki imiş o yüzden babam dahil en fazla öğretmen de bizim köyden yetişmiş. Çevre köylerden çocuklar saatlerce yürüyerek ya da anne-babalarının sırtlarında okula gelirlermiş. Çoğu aile çocuğunu okula gönderememiş.

Benim doğduğum köy(ler)de, elektrik yoktu, araba yolu ve bakkal da… Ama ağaçlar, dereler, tepeler, hayvanlar çoktu. Pınar suyu gürül gürül, biraz yosun koksa da soğuk ve tatlıydı. Değil televizyon, evlerin çoğunda radyo, insanların çoğunda kol saati ve hiçbir hanede telefon yoktu.

Kara sabanı, değirmeni, dibek taşını, temizlik kilini, çıkrıkla yün eğiren nineleri, bakır kalaylayıcılarını hatırlıyorum. Bilaloğlu Ali amcanın kara sabanla toprağı sürerken öküzlere bağırışını. Bilmem ki öfkeli insanlar daha mı saf kalpli olurdu.

Buralarda köy hayatı ortaktı. Havaya sıkılan kurşunlar, yüzülen-balık tutulan dereler, kumda oynanan futbol, karın doyurulan kiraz, dut, incir, elma her türden meyve, böğürtlenler, sütüne doyamadığımız inekler, değirmenler, kaynak suları, kimi kışlar kapanan patika, çamurlu, karanlık yollar, kara lastikler, imeceler, tarla kavgaları, mısırlar, fındıklar, ıslıkla söylenen türküler…

Ben küçükken toprak kazmayla kazılır, yakacak odun baltayla kesilirdi. Mısır öğüttüğümüz değirmen, suyun o çarka vuruş uğultusu, sırılsıklam ıslandığımız yağmurlar, annemin bizi sarıp sarmalayıp sobanın yanı başına oturtması hepsi birer macera idi. Baharları dereyi taşıran sudan odun kapma sevdamız, ürkek, esmer yüzlü Nuriye teyzeyi sele kaptırınca ağıtlarla son buldu.

Hüzün, mahrumiyet, şiddet, doktorsuzluk, erken yaşta ölümler, jandarma korkusu, kadının ameleliği de ortaktı. Kasabaya, şehre “gezmek için” giden kadın bulamazdınız ama evimizin az ötesinde “Tireki mahallesinde” her akşam kadın kavgaları kuraldı. Köyümüzde üretilmeyen çayı, buğday ekmeğini, kavun karpuzu yılda bir-iki kere gören hatta görmeyen komşular vardı.

Mısır ekmeği, yayık ayranı, üzüm ve dut pekmezi, kara lahana, ipte kurutulan biber, patlıcan ve fasulye, ay ışığında çeşme önündeki ergen sohbetleri, mısır püskülünden sigaralar, kıvrımlı-taşlık-kara sinekli toprak yollar, soğuk kış geceleri, tavşan ve kuş avcılığı, sobalı odalar, gazlı lambalar, cam enjektörler, cıvıl cıvıl yazlar, balık kokulu dereler, gazel dolu bahçeler, günlerce bitmeyen yağmurlar, dumanlı dağlar ortaktı.

Bilmem ki coğrafya kader miydi?

 

 

BENİM DOĞDUĞUM KÖYLER II

Büyüdüğün yerler öğretir ezberlerini…

“Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlarda, bomboş sahillerdeki coşkudadır, denizin diplerinde ve gürlemesindedir” (Lord Byron).

Hiç kimsenin çocukluğu tam bitmemiştir yoksa yeryüzü cehenneme dönerdi. Çocuklukla mutluluk neden özdeşleştirilir? Mutluluğun özü çocukluğun içtenliğinden ibarettir de ondan: Hemen teşekkür edebilen, çabucak özür dileyip unutabilen, küçücük şeylerle mutlu olabilen, sorumluluktan uzak, kinsiz, kibirsiz, zamanı yaşayan, kirlenmez, bulanmaz bir masumiyet.

Peki kötü kalpliler nasıl öyle olurlar? Bu, soruların en çetrefili. Hem büyüyüp hem de temiz kalmak kolay değildir, içimizdeki ve çevremizdeki olumsuz eğilimlerle savaşmamız gerekir. Bencilleştikçe, hırslarımıza yapıştıkça, gönlümüzdeki pınar gitgide bulanır, sevgisiz, yabancılaşmış bir yaratığa dönüşürüz. Sonuçta kötü kalpli çocuk çok azdır çünkü insan ruhundaki o berrak pınar tam kirlenmeden çocukluk da biter gider.

Karadenize gidenler bilir, gitgide eski doğallığı azalsa da evler ağaçların ortasında zor seçilir, hemen her taraf yokuş, her yer biraz tenhadır. Bu yüzden her ev küçük bir kaledir. On bir yaşındayken babamın tabancasından çıkan mermi kulağımın dibinden geçip pencereye saplanmıştı; bu, atlattığım ilk büyük tehlikeydi.

Cahit Külebi’nin eşkıyaları da eksik olmazdı bizde. Kimileri gelir, sohbet ederdi. Eşkıyalardan biri açık sözlülükle tanımlamıştı kendilerini: “Biz, insanlar korktuğu için böyle büyük görünüyoruz”. Gerçekte bunların çoğu birer çapulcuydu. Adına türküler yakılan Hekimoğlu ise yiğitliğiyle anılırdı; bir köy ötemizdenmiş, babaannem onu gördüğünü söylerdi.

Kan davası öykülerini titreyerek dinler, bu davaların yaşayanlarından birileri evimize gelince ürkek gözlerle süzerdik. Mavzerlerini bacaklarına yaslarlar, tabancalarını bellerinde şöyle bir düzeltirlerdi. Henüz 7-8 yaşlarında iken onlardan birini, mavzerle vurulmuş yolun ortasında yatarken gördüm; başında dövünen annesiyle o dehşet sahnesi hala gözümdedir. Bizi o görüntülere niye yaklaştırırlardı ki! O, gördüğüm son kan davası olayıydı; çok geçmeden onların yerine siyasi, kitlesel kan davaları başladı.

Buralarda insanlar için yaşamanın anlamı belki sadece hayatta kalabilmekti. Bilge köylü Ahmet Genç amcanın sözü gerçeğin özlü bir ifadesi: “Garip adam, yürüyüşünden bile anlaşılır”. Hayat, uydurma bir hikâye basitliğinde olmamalıydı!

Ortaokul yıllarımızda sohbetlerin içeriği politikleşti, boş ve uzun tartışmalar için sürekli kitap okumak gerekti. Farklı görüştekilerle tartışılmayacağını ise üniversitede öğrendim.

Akşamları mahalle çeşmesi önündeki taş duvara oturur, Kilimoğlu Ayşe teyzeden aktarılma esrarengiz olaylar, nazarlar, cin-peri öyküleri de dinler ürperirdik.

Arada bir kamyon üstünde Fatsa’ya açık hava sinemasına, hemşerimiz Kadir İnanır’ları, Tarık Akan’ları izlemeye gitmek en coşkulu gece hayatımızdı.

Her şeye, herkese inanmak bile ayrı bir güzellikti.

Saf, çekingen çocuklardık…

Her bahar fındık tarlalarını dolduran sarılı-beyazlı papatyalar, kokuları ruhumuza sinen minik ve lezzetli çilekler, olgunlaşmamış bir elma-erik ve bir avuç sütlü fındıkla ziyafetler, gün boyu derelerde yüzmeler, elimizle yakaladığımız balıklar…Gün kararırken öyle acıkırdık ki, derenin yosunlu suyuna, çiğ pırasaya, domatese, yer elmasına o açlıklar sayesinde alıştık.

Babamın yanında, “suç’’ işlemek aklımızdan geçmezdi; O’nun korkusuyla yeterince çocukluk haşarılıkları yapamadığım için üzgünüm. Büyüdükçe oyunlar azaldı. On bir yaşımı doldurmadan tahta bir bavulla, Samsun/Lâdik öğretmen okuluna, “gurbete” çıktı yol…

Babam, üç-dört haftada bir, güzel el yazısı ile yazdığı mektuplarda memleket haberleri yanında öğütler de verirdi. Köy enstitüsünden devşirme öğretmen okulumuz, kocaman arazisi, pınarları, tepeleri ve en çok da ayçiçeği tarlaları ile işte orada unutulmazlar arasında.

Her tatil dönüşünde babamın okuldan kaydımı almasını ne çok isterdim. Ayrılık, buzdan bir gece gibiydi! Okulda ‘’sarı’’, ‘’mavi göz’’ gibi lakaplarla çağrılmama çok bozulur, sınıfın geneline benzemeyen rengimden utanırdım. Doğduğum yerler, aldığım genler yollarıma sinerdi öylece…

Birkaç yıl önce ailecek Ladik’e gittik. Orada ilçeyi, okulumu, tarlaları, derslikleri, yatakhaneyi gördük, kırık dökük anıları eşim ve çocuklarımla paylaştık, yutkunduk.

Bir gün çocukluğa gezi düzenleseler hüzünlerimle beraber dağ tepe giderdim. Aslında ben hala aynı çocuğum; yorgun yıllara rağmen yüreğim, düşlerim, özlemlerim, aldanmalarım değişmedi…

(Kitap: YÜZYILIN HİKAYESİ. Prof. Dr. Rüstem Aşkın)

Babamın doksan yılı

 

BABAMIN DOKSAN YILI

Uzun bir yoldu, çoğu yokuş!

1928’de doğmuşsun, Atatürk dönemini hatırlıyorsun. 29’da çok uzaklardaki Sivas depreminde, fındık çalılarından örülü “çit” evinizin çatısı beşiğinin üzerine düşmüş de babaannem beşiğin yarısının çitin dışında yarısınınsa içinde kaldığını anlatırdı. Belki bu yüzden belki de tek oğlu olduğun için seni nazladığını sanıyorum. Gururluydun…

Arkadaşlarınla konuşurken el hareketlerin, yüksek perdeli sesin, gülen mavi gözlerinle bir çocuk mutluluğuyla anlatır anlatırdın. Emekli oluncaya kadar fötr şapkanı, takım elbiseni ve kravatını üzerinden eksik etmedin.

Babanın mesleği yüzünden ailemiz “değirmenciler” diye anılırdı, çocukken bundan incinirdim. İkizim Şensel’le beni babaannem doğurtmuş. İki oğlun varken arkadan iki tanesinin daha gelmesine üzülmüş müydün ki? Annem sevindiğini söyledi.

Öğretmenliğine kadarki yoksulluğunu uzun uzun anlatmayı seviyordun. Sadece 50 kilometre yol yürüyerek ameleliğe gittiğini söylesen başka söze gerek kalır mıydı ve bilmem ki acaba şimdi kimseler inanır mıydı?  

Öğretmen okuluna köydeki “muskacı” komşunun eski ayakkabısı ile gitmişsin, karşılığında babaannem 10 gün tarlada çalışmış.

Çocukken keçi otlatır, ağaca iyi tırmandığın için köylülerin meyvelerini toplar, ağaçlarını budar, karşılığında yiyecek ve odun alırmışsın. Bunlar sadece senin hikayen değildir bu ülkenin yirminci yüzyılının da hikayesidir.

Önce köy enstitüsünde, onlar kapanınca köy öğretmen okulunda okumuşsun. Sadece Türkçe, matematik değil, ziraat, mobilyacılık, taş işçiliği gibi değişik zanaatlar da öğrendiğinizi anlatırdın. Resim yapmayı hiç beceremezdin, o yetenekte genetiğin payı olmalı, bizler de pek beceremezdik.

İlk öğretmenimdin, ilkokulumuzun da müdürü. Disiplininden herkes titrerdi. Okuldan kaçma şansımız, oradan kaçsak da gölgenden kaçma şansımız yoktu. Küçüklüğümüzde bile disiplinliymişsin.

O sertliğinle birlikte, Adilcevaz’dan Alaçam’a, Anadolu’nun ıssız köşelerinde bir kahraman edasıyla öğretmenlik yapmıştın. Kim bilir belki gerçekten o dağ başlarının kuralsız büyümüş, özgür çocuklarına başka türlü eğitim verme şansın yoktu, belki de vardı bilemiyorum.

Doğruluk, dürüstlük üzerine söylediğin sözler iliklerimize işlerdi. Çok sonraları senin de elbet tümüyle kusursuz olmadığını, zaten o türden bir “insan” da olamayacağını fark ettik ama tornandan geçmiştik bir kere.

Seninle yığınla unutulmaz anımız var ama çoğu hüzün renginde…

İstenen pantolonu alamadığın için okuluna üç yıl gecikmeli gittiğine hala inanamıyorum.

Altı çocuğunu açlık-susuzluk hissettirmeden büyütmene hayret ediyorum!

İlkokulu bitirip yaşı 11’e basan/basmayan evlatlarını birer ikişer uzaklara gönderdiğin yıllar. Mola yerlerindeki lokantalarda menüdeki tek seçeneğimizin çorba olduğu yollar…

Daha varlıklı olduğun köylülerden bizleri okutmak için borç almadığın kimse kalmamıştı, biliyorum.

Bizi gurbete uğurlarken de üzüldüğünü belli etmezdin. Yatılıya gün doğumuyla uğurlanma yerimiz Kaptan’ın Boğaz, hala boğazımda düğümdür. Oradaki yokuş, kıvrımlı yolu inip tahta köprüyü geçince vardığımız düz, toprak yolda dönüp tekrar geridekilere el sallardık; o buğulu hatıra, hep ayrılığın ve hüznün resmi olarak gözlerimdedir.

Senin otoritenden kısmen kurtulduğumuz yaşlarda alabildiğine bastıran politik şiddet dönemi, bugün bile bitmeyişine öfkelendiğim kör döğüşleri, aptalca kamplaşmalar, uğursuz önyargılar.

Tamamına yakını sol düşüncede olan insanların yaşadığı bir bölgede hasbelkader farklı cenaha düşmüş bir aileden olmanın trajedisi. Kendi köyümüzde yaşadığımız tecrit, en yakın komşumuz/akrabamız Cemal amca ve oğlu Osman’ın, birçok sınıf, sıra, mahalle arkadaşımızın yollarda, okullarda, yataklarında, tenhalarda katledilmeleri. Ölümün kol gezdiği zamanlar. Bilmem ki “ölenler iyilerimiz” mi idi?

Solun “kurtarılmış bölgesi”, polisin, jandarmanın adı bile duyulmayan Fatsa’da, devrim mahkemesinde kendi öğrencilerince sorgulanmanı, bize zarar gelmemesi için onlara dil dökmeni unutamıyorum.

İyi ki kader varmış ve solda öğretmenine saygılı delikanlılar varmış ki hala hayattayız, şaşırıyorum.

Öğrencilerin sopayla adam olacağına iman etmene, diğer öğrencilerinden ayırım yaptığın düşünülmesin diye bize daha da sert davranmış olmana üzülüyorum.

Ve hala en çok dayağını yiyen öğrencilerinin seni ikide bir sormalarını, “ellerinden öperim” diyerek selam göndermelerini anlamakta zorlanıyorum…

Belki kendine özenin yüzünden bizi az sevdiğine inanırdık. Hasta olduğumuzda ve sen hasta olduğumuza inandığında bizi sevdiğini fark edip mutlu olurduk, başımızı okşardın…Bize sadece ayrılık ve kavuşma anlarında sarılırdın. Ölümünden kısa bir süre önce kardeşimi “Rüstem” diyerek öptüğünü duydum, gözlerim doldu.

O Nazi subayı üslubunu ileri yaşında arada bir sana karşı kullanırdım, zaten azalan işitmen yüzünden bağrışmamız yeni muhabbet yöntemimiz olmuştu ve birlikte gülme sebebimiz. Böylece senden kalan korkularımız da birer birer kayboldu.

Bize iki önemli şey öğrettin: dürüstlük ve haksızlık karşısında susmamak. İkisi de onurumuzu inşa etti ama bu çağa da hiç uymuyor ki baba! Hatta başımızı ikide bir belaya sokup duruyorsa da bizleri güvenilir kılıyor ya bu yeter!

İnsanlarda aynen senin gibi benim de mükemmellik aradığımı 50 yaşından sonra fark ettim; kusursuzluk bir yana düzgün ve ehil insan sayısının kıtlığını, güvenmenin aldanma demek olan bir coğrafyada doğduğumuzu, politikacılarla dürüstlük üstüne konuşmanın gülünçlüğünü de hep geç fark ettik. Bunları bize anlatmıştın halbuki! Bazen ülkemde öyle olaylar, öyle yalanlar görüyorum ki “iyi insan olun!” demekle bizi kandırdığın hissine kapılıyorum.

Şakacı anlatımın herkesi etkilerdi. Öğrencilerine bir konuyu anlattıktan sonra “bakın çok kolay, ben bile anladım” deyişin, bir giysinin fiyatını söyleyen satıcıyı “arsa fiyatınaymış” diyerek güldürmen, benim de hala kullandığım esprilerin.

Yıllar geçtikçe gözümüzde büyüdün, düne kadar sitemini ettiğimiz her şey, bir bir silinir oldu. Silindikçe olgunlaştık, kolay affeder, kolay özür diler olduk, biz de büyüdük yani. Şimdi hüzün ve hatıra karışımı her olay yeniden anlamlanıyor, böyle bir babayla gururlanıyoruz, 90’ı aşan ve çoğu yokuş olan yolculuğuna derin saygı duyuyoruz, seni yeni baştan seviyoruz…

Babalar dağlar gibidir ne de olsa!

Bu kadar çocuğu büyütmenin üstüne bir de yıllar boyu okutmayı nasıl becerdin bimiyorum?

İstediğin gibi kusursuz olamadıysak bile bir baltaya sap olduk işte; hayatsa tam senin düşündüğün gibi değilmiş baba!

Çocuklarıma senin bize davrandığından iyi davrandığımı bilsem de babalık sana daha çok yakışıyor. İsterdik ki orada oturup, bize gitgide unuttuğun geçmişten söz etseydin, çocuklarımıza bizim çocukluğumuzu anlatıp bazen de kızıp dursaydın hani…

Yeter ki dursaydın!