Z Kuşağını tanımak

Z kuşağını tanımak
Değerler, Tercihler, Görüşler

Yirmi beş-otuz yıllık dönemleri ifade eden kuşak kavramı,
Aynı dönemin ortak akımlarını, ortak süreç ve dönüşümlerini,
ortak keder ve sevinçlerini yaşamış bir nesli, jenerasyonu anlatır.
Yaşanan dönemin baskın çizgi ve renkleri, yaşayanlarda kendini açıkça gösterir.
Dünyanın tüm coğrafyasında aynı nesil aynı sosyokültürel süreçleri yaşamaz; “kuşaklar” bölgesel hatta ülkesel fark ve renkler de içerir.
Bulunduğumuz coğrafya kadar yaşadığımız dönem de kaderdir.

Bu araştırmada 19 ve 25 yaş aralığında yer alan, farklı sosyoekonomik bölgelerden 517’si kadın (%51,7), 483’ü erkek (%48,3) 1000 katılımcı üzerinden gençlerimizin beklentileri, kaygıları, değer yargıları, interneti kullanım amaçları, önem atfettikleri konular, siyasi eğilimleri ve siyasi liderlerden beklentileri, ülke dışında yaşama eğilimleri gibi özellikleri araştırıldı.

Özetle gençlerimizin kaygı duydukları konular içinde

ülkenin ekonomik durumu (%76,6),

gelecekleri (%72,4) ve

kariyer/iş imkânları (%68,5) en üst sırada yer alırken,

Ülke yönetimine talip liderden beklentiler içinde
İlk iki özellik
Güvenilirlik (%86) ile
Dürüstlük ve tutarlılık (%85,7) oldu.
Çalışkanlık, bilgi ve kültür de gençlerin liderde oldukça önemsedikleri özellikler arasındadır.

Katılımcıların en çok önem atfettikleri konular:

özgür olmak (%79,9),

adil ve refah içinde bir toplumda yaşamak (%79,4) ve

hayatına yön verebilmek (%73,8);

 

interneti en sık kullanma amaçları ise

sosyal medya takibi (%67,4) ve

sohbet etme/haberleşme (%52,8) olarak yanıtlandı.

 

Eğitim, iş gibi amaçlarla yurt dışında yaşamak isteyenlerin oranı %32 iken yine aynı amaçlarla yurt dışına çıkıp sonra ülkesine dönmek isteyen gençlerin oranı da %31,3 olarak bulundu.

Covid 19 pandemisi nedeniyle gençlerimizin %60 kadarı psikolojik durumlarının, %55 kadarı eğitim hayatlarının olumsuz etkilendiğini belirtti.

Gençlerimizce en yaygın siyasi eğilimleri:

Atatürkçü (%38,3),

Milliyetçi (%37,3),

Apolitik (%30,2) ve

Muhafazakâr (%27,8) olarak bildirilmiş olup,

siyasi eğilimlerinin toplumdaki genel dağılımla büyük ölçüde örtüştüğü görüldü.

Yalnızca 293 (%29,3) katılımcı hane gelirlerinin 10 bin TL ve üzerinde olduğunu,
geri kalanlar daha alt düzeyde ailesel aylık gelirleri olduğunu beyan etti.
Mali verilerin güvenilirliği tartışmalı olsa da bildirilen rakamlar nüfusun önemli bir kısmının oldukça düşük gelir gruplarında yer aldığını anlatmaktadır.
Kişisel olarak bir bilgisayara sahip olduğunu bildiren katılımcı oranı %71’dir:
Bu oran yeterli olmamakla birlikte, bilgisayar işlevi de gören “akıllı” telefonlar bu konudaki açığı bir ölçüde kapatmaktadır.

Gençlerimiz kendileri için en önemli 3 sorunu:
%69,3 oranında işsizlik,
%65,7 oranında yoksulluk,
%64,9 oranında ise şiddet ve zorbalık olarak cevapladı.
Bu veriler ülkemiz için önceliğin ekonomi ve güvenlik sorunu olduğuna işaret etmektedir.

Gençlerimizin 11 farklı özellik içinde ülke yönetimine talip liderde
en az önem atfettikleri özellikler ise
karizma (%36,8) ve
otoriterlik (%57,3) oldu.
Bu veriler gençlerimizin önceki kuşaklara göre daha rasyonel kararlar verme eğiliminde olduklarını, ülke ve dünyadaki güncel tartışmaları izlediklerini düşündürmektedir.
Genç kuşaklar somut ve gündelik hayatlarına dokunacak özellikler aramaktadırlar.

Ülkenin gidişatından memnun olmadığını net olarak beyan edenlerin oranı %48’dir.

Son söz ya da sözün bitişi
Üniversite eğitimli bir ebeveyne sahip Z kuşağı mensubu oranı önceki nesillerden daha fazladır.
Z kuşağı üyeleri, şimdiye kadarki en iyi eğitimli nesil olma yolundadırlar.
Dramatik olan ise sosyal medya okur yazarlığındaki yetersizliğimizdir: Her kişiyi, her hareketi hedef alan sayısız iletilere maruz kalan gençlerimiz “yeryüzünde iyi insan kalmadığı” şeklinde bir demoralizasyon da yaşamaktadır.
Bu kuşağın siyasi etkinliği, istikrarlı bir şekilde artmaya devam edecektir.
Z kuşağının en temel sorunu belirsiz bir geleceğe bakıyor olmalarıdır;
Oluşturulacak politikaların temel özelliği de belirsizliği ortadan kaldıracak çözümler üretmek olmalıdır.

Dijital ve müthiş bir hızla değişen dünyaya doğan Z Kuşağı her sözü, her eylemi sorgulayıp sır perdesi ardındaki efsaneleri ortadan kaldırmaktadır.

Önceki kuşakları uçuran söylemler, sözler, şiirler, Z Kuşağı için birer replik’ten öteye gitmemektedir.

Bu kuşak bir ölçüde ben-merkezciliği kadar özgürlüğe düşkünlüğü ve büyük anlatılardan çok davranışlara, duygudan çok akla ağırlık veren bir kuşak olacak gibidir.

Prof. Dr. Rüstem Aşkın

DEPRESYON HALLERİ

Depresyon basitçe derin hüzün, durgunluk, neşesizlik, isteksizlik, çöküntü ve umutsuzluk halidir.
Dünya Sağlık Örgütü, depresyonu çağımızın en önemli ve en yaygın hastalıklarından biri olarak değerlendirmektedir.

BAŞLICA DEPRESYON TÜRLERİ

• Major depresyon
• Distimi (kronik Depresyon)
• Premenstrüel depresyon
• Madde/ilaçla ortaya çıkan depresyon
• Tıbbi durumlardan kaynaklanan depresyon

Major Depresyon

Depresyon denince genel olarak kast edilen major depresyondur.

Yaygınlık
•Psikiyatrik hastalıklar arasında en sık görülenidir.
•Erişkinlerde yaklaşık her on kişiden birinde rastlanır.
•Her dört kadından biri, her 8-10 erkekten biri hayatında en az bir kez major depresif epizod geçirir.
•Orta yaşta daha sıktır. En sık gözlenen yaş aralığı 30-45.

Cinsiyet

Genel olarak depresyon tanısı konan;
•Kadınlarda hastalığı tetikleyici yaşam olaylarına daha sık rastlanır ve belirtiler daha şiddetlidir.
•Kadınlarda intihar girişimi, erkeklerde tamamlanmış intihar oranı daha fazladır.
•Kadınlarda anksiyete ve somatoform bozukluklar, yeme bozuklukları ve migrenle depresyonun birlikteliği daha sıktır.
•Kadınlardaki bu fark cinsiyet hormonların etkisi, genetik duyarlılık ya da MAO yüksekliği ve tiroid hastalıklarının daha sık olması gibi biyolojik faktörlerin yanı sıra toplumsal cinsiyet rollerinin olumsuz etkisinden de söz edilebilir.
•Evlilik erkeklerde koruyucu görünürken, evlilik doyumu az olan kadınlarda depresyon daha sık görülmektedir.
•Erkeklerde ise alkol ve madde kullanım durumu daha sıktır.

Aile öyküsü ve diğer risk etkenleri

•Birinci dereceden biyolojik akrabasında major depresyon öyküsü olanlarda depresyon olasılığı 2-4 kat artmaktadır.
•Ebeveynlerden birinde depresif bozukluk olanlarda depresyon gelişme riski %10-25 civarında olup, bu risk her iki ebeveynde depresif bozukluk olması halinde iki katına çıkmaktadır.
•Çocukluk dönemi yaşantıları, travma, kayıp ihmal, istismar dikkate değer risk etkenleridir.
•Biyolojik yolaklar üzerinden depresyona yatkınlık önemli bir etkendir.

Hastalık öncesi kişilik özellikleri ve kişiler arası ilişkilerdeki sorunlar
•Kronik stres ve olumsuz yaşam olayları
•Akut ya da tekrarlayıcı stresler, glukokortikoidler ve glutamatın etkinliğini artırarak BDNF’de azalmaya, hücre içi aktivitelerde artışa, nöron hasarı ve nöronal ölüme yol açar.
•Olumsuz sosyoekonomik durum ve yetersiz sosyal destek
•İşsizlik, yoksulluk, kent hayatı
•Anksiyete bozukluklarının varlığı
•Nörolojik hastalıklar (Parkinson, Demans, İnme)
•Endokrin hastalıklar (Tiroid hst. Cushing)
•İlaca Bağlı Depresyon: Rezerpin, Beta Blokerler, Kalsiyum Kanal Blokerleri, ACE inhibitörleri, Antikolesterol ilaçlar, Antiaritmik ilaçlar, Kortikosteroidler, Oral kontraseptifler, Antiepileptikler, Antineoplastik ilaçlar depresyonla ilişkilendirilmiştir.
•Alkol-madde kötüye kullanımı

Kindling fenomeni
Zamanla sosyal streslerin tetikleyici etkisine gerek olmaksızın epizodların kendiliğinden tekrarlaması hali.

Belirtiler

Yaygın olarak gözlenen belirtiler, çökkün duygu hali, kendini boşlukta hissetme, kederlilik, yavaşlama, unutkanlık, dalgınlık, kararsızlık, enerji azalması-bitkinlik hali, kendine bakım dahil gündelik aktivitelerin çok zor gelmesi, iştahsızlık, uykusuzluk, değersizlik duyguları, düşünmekte ya da odaklanmakta güçlük çekme, ölüm arzusu bazen ölme planları, yataktan zor kalkma, zevk/ ilgi ve istek kaybı, esprilere gülememe, iyi bir habere sevinememe..

Ağır durumlarda, tam bir umutsuzluk sorulara yanıt vermeme, hiç konuşmama, olmayan ses işitmeler, görmeler ,
Mimik ve jestlerde, konuşma hızında, yürüyüşünde, hareketlerinde belirgin bir yavaşlama, toplumdan tümüyle çekilme, aşırı ya da uygunsuz suçluluk duyguları, sabahları erkenden uyanma ve kendini daha kötü hissetme gözlenir.

MAJOR DEPRESYON TANI KRİTERLERİ (DSM V)

* İki hafta ve daha uzun süreyle aşağıdakilerden en az 5’inin gün boyu yaşanması
* (1. veya 2. kriter mutlaka bulunmalı)
1)Depresif duygudurum
2)Anhedoni, ilgi-istek kaybı
3)İştah azalması ya da artması
4)Uyku azalması ya da artması
5)Psikomotor yavaşlama ya da huzursuzluk
6)Enerji azalması ya da yorgunluk/bitkinlik
7)Değersizlik ya da suçluluk duyguları
8)Düşünmede/odaklanmakta güçlük, kararsızlık
9)Yineleyici ölüm düşünceleri/tasarlamaları/girişimi

Duygudurumla ilgili değişiklikler

•Depresif duygudurum/disfori
•Yaşamaktan, yapıp ettiklerinden zevk almama, karamsarlık, çökkünlük, hüzün, moral bozukluğu, kendini boşlukta-kederli-elemli hissetme hali
•Bu durum depresyonun başlangıcında özellikle sabahları daha yoğunken, depresyon ilerledikçe gün boyu hale gelebilir.
•Yataktan zor kalkma, esprilere gülememe, iyi bir habere sevinememe..
•İlgilerde/istekte azalma
•Anestezi: Derin bir depresyonda acı veren bir olaya karşı bile hiç bir şey hissedememe.

Bilişsel Bozulmalar
•Dikkat, bellek, bilgi işleme süreci ve yürütücü işlevlerde bozulmalar
•Düşünce sürecinde, akışında, içeriğinde bozukluklar
•Konuşma hızında yavaşlama, reaksiyon zamanında uzama
•Olumsuz/otomatik düşünceler
•Umutsuzluk
•Karar verememe
•Obsesif ruminasyon ve fobiler
•Bellek bozukluğu/yalancı bunama hali
•Algı bozuklukları (varsanı/illüzyon)

Bedensel Belirtiler

•Enerji azalması
•İştah, kilo değişikliği
•Cinsel isteksizlik
•Hastaların %80’i uykusuzluktan, %20 kadarı ise aşırı uyumaktan yakınır.
•Uykuya dalış süresinde gecikme, tüm uyku süresinde azalma, REM latansında kısalma, derin uykuda azalma

Davranışsal Belirtiler

•Gündelik aktivitelerin aşırı zor gelmesi, özbakımın azalması
•Mimik ve jestlerde, konuşma hızında, yürüyüşte, hareketlerde göze batar bir yavaşlama
•Sosyal içe çekilme

Major Depresyonun Farklı Formları

Psikotik özellikli depresyon:
Depresyon belirtilerine ek olarak hezeyan/halüsinasyon (sanrılar ve varsanılar) vardır.
Major depresyon tanısı konan hastaların %20 kadarında psikotik belirtiler gözlenir.
Hastaların yaklaşık yarısında hem duygudurumla uyumlu (“cezalandırılmayı hak ediyorum çünkü çok kötüyüm” vb., suçluluk, kişisel yetersizlik.) hem de duygudurumla uyumsuz sanrılar görülür.

Hipotalamus-hipofiz-böbrek üstü bezi ekseni etkinliği ya da tedaviye yanıt verileri psikotik özellikli olan ve olmayan depresyon arasındaki farkın yalnızca hastalığın şiddetiyle açıklanamayacağını ortaya koymaktadır.
Psikotik depresyon geçiren hastaların önemli bir kısmının uzun dönemde mani de geçirerek tanılarının bipolar bozukluğa döndüğü bildirilmiştir. Aynı şekilde psikotik depresyonlu hastaların birinci derece yakınlarında bipolar bozukluk ve şizofreni öyküsü psikotik özellik taşımayanlardan daha fazladır.
Psikotik özellikli depresyonlarda belirtilerin yatışmasından sonra antipsikotik ilaçlar antidepresanlardan önce kesilebilir.
Psikotik özellikli depresyonlar EKT(şok tedavisi)’nin birincil kullanım alanlarından biridir.

Melankolik özellikler gösteren depresyon

•Apati, ilgi kaybı, hemen tam bir ilgi istek kaybı, anhedoni, belirgin bir moralsizlik, aşırı ya da uygunsuz suçluluk duyguları, sabah erkenden ve birden uyanma, sabahları daha kötü hissetme, iştahsızlık, kilo kaybı ön plandadır.
•Yatan hastalarda daha sıktır.
•Psikotik özelliklerle daha sık birliktelik
•Aile öyküsü ++

Atipik depresyon

•İştah artışı, aşırı yeme, aşırı uyuma, kilo artışı
•Genel enerji azalmasına ek olarak kol ve bacaklarda yoğun bir ağırlık (kurşun tipi paralizi) hali görülür.
•Reddedilmeye karşı aşırı duyarlılık gibi ayırıcı yönleri vardır.
•Nörotik özellikler
•Stresör faktörler
•Ağır olmayan bir tablo
•Duygudurum reaktivitesi dikkat çeker.

TEDAVİ

Farklı terapi türleri depresyonda etkilidir. Bunlar başlıca;
—-Destekleyici terapi
—-Bilişsel-Davranışçı terapi
—-Kişilerarası ilişki terapisi
—-Evlilik ve aile terapisi
—-Dinamik psikoterapi
Psikoterapi, orta şiddette ve özellikle de hafif depresyonda tek başına yeterli olabilir.
Bilişsel Davranışçı Terapi, ilaçla birlikte veya tek başına ilaç tedavisine benzer başarı sağlamaktadır

Egzersiz
Hafif/orta dercede depresyonlarda, psikolojik danışmanlık ve ilaç tedavisi kadar etkin olabilir
Fizik aktivite benlik saygısını, benlik imajını, self-kontrol ve self-disiplini artırması yanında daha fazla enerji düzeyi ve dayanıklılık oluşturmakta, serotonin ve endorfin salınımını uyarmaktadır

İlaç tedavisi
Tüm psikoterapiler kadar etkindir, psikoterapi ile birlikte kullanılması en uygun olanıdır.
Ne var ki kimi hastalar sık aralıklarla terapiye gelme imkanı bulamaz.
Kimi hastalarsa uzun terapi görüşmesini takiben kendilerine ilaç yazıldığında sadece ilaçla tedavi edildiklerini düşünebiliriler.

İlacın türü, hastanın özelliklerine, ilacın yan etki ve toksisite profillerine ve depresyonun türüne göre seçilir.

Antidepresan ilaçlar

İlaç, hafif major depresyonda ilk tedavi olarak tercih edilebilir ancak orta-ağır şiddetteki depresyon durumlarında mutlaka kullanılmalıdır.
• Tedaviye başladıktan 6-8 hafta sonra semptomlarda iyileşme beklenir.
• Tedavi ilk atakta en az 6 ay, 2. atakta 2 yıl sürmelidir..
• Çalışmalar, uzun süreli antidepresan tedavisinin, iyilik halinin devamını sağladığını ve hastalığını tekrarlamasını ciddi ölçüde önlediğini göstermiştir.

İlaç seçiminde dikkat!
1-İlacın yan etkileri, güvenirliği ve tolerabilitesi
2-Hasta veya ailesinde önceden olumlu cevap alınan ilaç olması
3-Hastanın tercihi, kullanılan diğer ilaçlarla etkileşmemesi
4-Maliyeti
5-Klinik araştırma verilerinin nitelik ve sayısal değeri

Diğer Terapötik Aktiviteler
-Hobiler
-İyi/dostane ilişkiler
-Yeterli dinlenme
-Günlük hayatın uygun biçimde programlanması

Tedaviye direnç
Depresyon tedavisinde yanıt hastalığın şiddetinde %50 azalma sağlanması olarak tanımlanmaktadır.
Dirençli depresyon tedavisi için uygulanmakta olan üç farmakoterapi stratejisi, güçlendirme, kombine etme ve ilaç değiştirmedir. Kanıt düzeyi iyi olan güçlendirmeler lityum, T3, aripiprazol ve ketiyapin güçlendirmeleridir.

Kombinasyon stratejisinde kanıt değeri yüksek olmasa da mirtazapin önemli bir ilaçtır.

Araştırmalar, depresyonun nörobiyolojik kaynağının, “sistemler” veya kortikal, subkortikal ve limbik beyin bölgelerini içeren “nöronal devreler” düzeyinde olduğuna işaret etmektedir. Bu anlamda rTMS (Tekrarlayıcı TMU) orta derecede antidepresan etkinliğe sahiptir.
Derin Beyin Stimülasyonu da kanıtlanmış nöropatofizyolojiye dayanan anatomik hedefler iyi belirlendiğinde ve endikasyonu iyi değerlendirildiğinde bir tedavi seçeneği olarak düşünülebilir.

Her 4 olgudan 3’ünde hastalık tekrar eder.
Tedavi ile danışanların %50’si tam, %30’u kısmen düzelir, % 20’sinde ise kronikleşme gözlenir.

YÜZYILIN YILDIZI: ALİYA

BİLGE KRAL ALİYA İZZETBEGOVİÇ
“Davalar acılar içinde doğar, refah içinde ölür”.

Türkiye’nin serhat boylarındaki uç kalesi Bosna Hersek Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı idi Aliya. Gülümseyen yüzü, kin bilmeyen yüreği, uzun boyu ve bilgeliği ile Müslüman Boşnakların lideri. Halkının özgürlüğü uğruna verdiği mücadele ve kahramanlığı yanında “Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder” uyarısıyla İslam’ın anlaşılmasındaki sefaletten duyduğu ıstırapla da tarihte yer etti. Aliya, köklü ve tertemiz bir ahlak anlayışını yansıtan rehberliğiyle, Müslüman coğrafyayı radikalizmden, cehaletten ve çıkarcılık bataklığından uzak tutmak isteyen bir deniz feneridir.

Bu büyük insan, en zor şartlarda bile sözleri ve yaşayışı çelişmeyen samimi bir düşünce ve dava adamı, örnek bir siyasetçi oldu. Devlet başkanıyken bile duruşunu terk etmeyen, hayatını orta sınıf bir Bosnalınınki ile özdeşleştiren Aliya, yüksek ahlakıyla müstesna bir Müslüman kimliğini yansıtır. “Benim için yeryüzünde iyi, doğru ve güzel olan ne varsa o İslam’dır.”

Batı ve Doğu’nun kesiştiği yerde, Bosna’da doğmuş olması, dokuz yılını çalan hapishane günleri, dünyanın en önemli düşünce insanları ve politikacıları ile buluşmaları, korkunç acıların yaşandığı savaş trajedisindeki komutanlığı, liderlik ve cumhurbaşkanlığı ona insanı ve İslam’ı çok yönlü anlamakta eşsiz bir birikim sağladı. “Olduğunuz gibi kalın; dininizi, milliyetinizi koruyun, kimliğinizi kaybetmenin bedeli köleliktir”.

Cumhurbaşkanlığı süresince akrabalarını devletten uzak tuttu. Eleştirileri kendini düzeltme fırsatı sayan bir olgunlukla karşılayıp engin alçak gönüllüğüyle her türlü övgüye hatta fotoğrafının salona asılmasına bile izin vermeyen bir bilgelikle yaşamıştır. “Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir”.

Aliya, 1925’te Bosna Hersek’in Samac şehrinde doğdu. Hacı Camii imamı Rahmanoviç’in, Rahman suresini benzersiz bir güzellikte okuduğu çocukluk dönemini özlemle anar. İmanının gençliğindeki inkâr döneminden güç aldığını söyler. İnanışı, gelenekten edinilen bir din değil, yeni baştan tesis edilmiş bir iman atlasıydı. Dinin ana mesajını ahlaklı yaşamak ve sorumluluk duygusu olarak vurgular. “Din ahlaktır, onu hayata geçirmek ise terbiyedir”.

İslam’ın gelişiminin imamların katı yorumlarıyla engellendiğini belirtir ki bu uyarısının değeri zaman geçtikçe artmaktadır. “Kuran ve İslam sadece hocalara bırakılmayacak kadar önemlidir”. Gerçekten akıl dışı ve hatta maksatlı yorumlarla doldurulan imamların İslam’ı, dini içerikten yoksun “tepkisel ve hayata aykırı” bir inanç sistem doğurdu.
“Hedefimiz, Müslümanların İslamlaşmasıdır. Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur”.

Mücadelesi

İkinci Dünya Savaşı esnasında Faşist Hırvat Ustaşa’ların ülkedeki Müslümanları Hırvat ilan ederek yaptığı büyük zulümlere ilaveten ırkçı Sırpların oluşturduğu Çetnik grupların da katliamı yaşandı.

Aliya, Yugoslavya Krallığı döneminde de Müslüman Boşnakları bilinçlendirmeyi amaçlayan Genç Müslümanlar oluşumunun öncü isimlerindendi. Bu oluşum, Müslümanların ülkedeki diğer etnik ve dini gruplarla eşit haklar elde etmesini amaçlıyor, bir yandan da Çetnik ve Ustaşa’ların yıktığı Müslüman evlerin ve camilerin yeniden inşası için çalışıyordu.

II. Dünya Savaşı sonunda kurulan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti, faşizmi alt etse de Müslüman Boşnakların sorunlarına çözüm olmadı. Aliya, Genç Müslümanlar olarak Boşnak haklarını korumaya yönelik faaliyetleri nedeniyle 1946’da tutuklandı. Hapiste kaldığı üç yılın ardından Halide Hanım’la evlendi. 1956’da Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Leyla, Sabina ve Bakir adlarında üç çocukları oldu.

Aliya, Tito döneminde de yazılarını, çocuklarının baş harflerinden oluşan “LSB” mahlası ile yayınladı. “İslam Deklarasyonu” isimli eserini 1970’te yayınladı. “Mücadele ıstırabı çeken birçok kişiyi mağlup değil galip saymamız hakikatin teslimidir. Çünkü ahlak ne faydacıdır ne de insana bir çıkar sağlar. Ahlak rasyonel olan değildir”.

Tito’nun 1980’de ölümüyle Yugoslavya’da aşırı milliyetçilik yeniden hortladı. İzzetbegoviç, yazdığı “Doğu ve Batı Arasında İslam” eseri yayınlanmadan hemen önce 1983’te örgüt lideri suçlamasıyla 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. 14 yıl hapse mahkûm edildi. 1987’de pişmanlık duyup af dilemesi halinde serbest bırakılacağı teklifini reddetti. 1988’deki afla serbest kaldı. “İnsanın kişiliğini alçaltan, onu eşyayla bir tutan her şey gayri insanidir”.

İzzetbegoviç, 1990’da kurulan ve bugün de Bosna Hersek’teki Boşnakların en büyük partisi konumundaki Demokratik Eylem Partisinin (SDA) ilk genel başkanı seçildi. SDA, ilk çok partili seçimde ülkede en yüksek oyu alırken, Aliya da eski Yugoslavya’daki 6 sosyalist cumhuriyetten biri olan Bosna Hersek’in Başkanı oldu.
“Tabiatın determinizmi, insanın ise kaderi vardır”.

Bosna Savaşı

Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Bosna Hersek’in de bağımsızlığı gündeme geldi. 1991’de Hırvatistan’da başlayan çatışmalar Bosna Hersek’in köylerine sıçradı. Aliya, “Her şeye kadir olan Allah`a yemin ederim ki köle olmayacağız!” diyerek 1992’de Bağımsızlık referandumuna gitti. Bosnalı Sırpların boykot ettiği referanduma katılanların yüzde 99,7’si bağımsız Bosna Hersek’e “evet” dedi.

Referandumun ardından Yugoslav Halk Ordusu (JNA) ve silahlandırdığı paramiliter Sırp gruplar, Bosna Hersek’in farklı şehirlerinde saldırılara başladı. Sırp güçleri tarafından 3,5 yıl kuşatma altında tutulan başkent Saraybosna’nın yanı sıra başka birçok şehirde büyük katliamlar yaşandı.

İnsanlar evlerinden sürülüyor, kadınlara tecavüz ediliyor, İslam’a ve Boşnak kültürüne dair ne varsa yok ediliyor, toplama kamplarında akıl almaz işkenceler yapılıyordu. Aliya, tüm halkı bu saldırılara karşı koymaya çağırıyor, Boşnaklar Aliya’nın liderliğinde çetin bir mücadele veriyordu. “Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler”.

Srebrenitsa Soykırımı

Boşnakların elindeki silahlar Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından “halkı kendilerinin koruyacağı” gerekçesiyle toplanmış ve bölge insanları savunmasız kalmıştı. Srebrenitsa’yı korumakla görevli olan Hollandalı Komutan Karremans kendisine sığınan 25 bin kişiyle birlikte şehri Sırplara teslim etti. Srebrenitsa’ya giren Sırp ordusu, 11 Temmuz 1995’te 8 bin 372 Boşnak’ı katletti. Sonraki günlerde Sırp General Ratko Mladic, şehri boşaltan Karremans’a hediye verirken görüntülendi.

Avrupa’da hukuki olarak da belgelenmiş ilk soykırım olma özelliği taşıyan Srebrenitsa soykırımı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşen en büyük toplu katliam olup üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen unutulmadı. Nilüfer’in “Bosna’da bıraktım kalbimi çocuklara” şarkısı, o dönemin unutulmaz bir Türk ağıtıdır.

Uluslararası Adalet Divanı, uzun süren yargılamalarla, olan bitenlere “katliam” dedi ve Ratko Mladic’i birçok suçtan müebbet hapse çarptırdı. Değişik mahkemelerde Srebrenitsa katliamı nedeniyle 45 Sırp da ağır cezalara çarptırıldı.

Müslümanlar açısından Bosna savaşının faturası çok ağır oldu. 1991-l995 yılları arasında 200 bini aşkın Boşnak hayatını kaybetti, iki milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı, birçok köy ve kasaba yakıldı. Boşnakların tarihi hafızasını ve Müslüman kimliğini yok etmek için birçok kütüphane ve arşiv, yüzlerce cami yok edildi. Mezarlıklar bile bu barbar saldırılardan payını aldı.

“Ben Avrupa`ya başım eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptı. Hem de Batı`nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına!”.

Hafif silahlı Boşnakların başında, bağımsız Bosna’nın başkanı Aliya İzzetbegoviç vardı. Brüksel’de bir toplantıda Aliya iyice bunalmıştı. Neredeyse her şeyin bittiği bir anda gazetecilerin, “Şimdi ne yapacaksınız?” sorusuna, “Şimdi ben İstanbul’a gidiyorum” diyerek kalbindeki Türkiye sevgisini gösterdi. Ne yazık ki dönemin başbakanı Demirel, Bosna’ya el altından destek verse de İstanbul’a gelen mazlumların sesi Aliya ile o acılı günlerde görüşmedi. “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sesi değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır!”.

Fakat rahmetli Turgut Özal, açıkça ve her zaman Boşnakların yanında oldu. Özal, ABD’de Prostat Kanseri ameliyatı sonrası ziyaretine gelen Başkan Bush’a o haliyle bile ısrarla Bosna’daki katliama müdahale etmesini telkin edip durdu. Sonraki ABD Başkanı Clinton’a da Türk askerinin duruma müdahalesini önerdi ancak kabul ettiremedi. Bizim utandığımız din savaşları uygar(!) dünyada bitmemiş miydi yoksa?

“Şunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği, döktüğü kan üzerine, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur!”.

Türk halkı tek yürek halinde Bosna halkının ardında saf tuttu, kolundaki bileziği, giysisi, yatağı yorganıyla her açıdan destekledi. Elimizde olan, eşten dosttan toplanan her şeyi Bosnalılar için gönderdik.

Aliya, ahlakı, menfaate ve faydaya feda etmeyen bir liderdir. Büyük kıyım ve zulümlere rağmen hiçbir şekilde adalet ve merhametten sapmadı. “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir. Biz de zalimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın anlamı kalmaz”.

Özal’ın kalbindeki sızı

Sırpların giriştiği soykırımlara Cumhurbaşkanı Turgut Özal çok üzülüyor, çözüm için peş peşe sonuçsuz görüşmeler yapıyordu.

Sonunda Prof. Mustafa Kahramanyol adına ulaştı; bu kişi bir askerdi ve bölgeyi de bölge insanını da çok iyi tanıyordu. 1993 Şubat’ında Özal kendisini Harbiye Orduevi’ne çağırarak “Ne yapmak lazım?” diye sordu. Kahramanyol, yapılması gerekenleri, başta Boşnak Ordusu’nun eğitimi, Bosna’ya silâh sevkiyatı, gerekirse bölgeye gönüllülerin gönderilmesi olmak üzere tek tek sıraladı.

Prof. Kahramanyol sözlerini bitirince Özal, “Seni bana Allah gönderdi” dedi ve devletin ilgili kurumlarına “harekete geçin!” talimatını verdi.

Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devlet olarak harekete geçemedi. Özal’ın vefat etmesi ile resmi Bosna defteri kapandı. İkinci bir toplantı yapılmadı.

Barış

ABD, Balkanlar’daki çatışmaların uzamasının kendi çıkarlarına zarar vereceğini gördü. 28 Ağustos’ta Saraybosna’nın merkezinde pazar yerine yapılan havan topu saldırısında 43 insan öldü. Bunun üzerine NATO tarafından 30 Ağustos 1995 tarihinde Bosna’daki Sırp hedeflere yönelik operasyon başlatıldı.

ABD askerlerinin yanı sıra, Türkiye, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İtalya ve İspanya’dan askerlerin de katıldığı NATO müdahalesinde toplam 750 saldırı düzenlendi. Müdahale hızlı bir şekilde 20 gün içinde amacına ulaştı.
Boşnaklar savaşta üstünlüğü ele geçirmişti ki Miloşeviç, Tudjman ve İzzetbegoviç ABD’de bir araya getirildi. Her üç lider de önlerine konan anlaşmayı imzalamak istemedi. Bunun üzerine liderlerin dünya ile ilişkileri kesildi, hepsine askeri üste tutuklu muamelesi yapıldı, tehdit ve hakaretler yağdı. Sonunda 14 Aralık 1995’te antlaşma ortaya çıktı; özellikle de Boşnakların, Osmanlıya dayatılan Sevr benzeri bir antlaşmaya imza atmaları sağlandı. Bu metnin adına da “Dayton Barış Antlaşması” denildi!

Aliya İzzetbegoviç, silahları sustursa da ülkeye karmaşık bir siyasi yapı getiren Dayton’u, “Ne yazık ki bu adil bir barış değil, ancak savaşın sürmesinden daha iyidir” diyerek kabullendi.

1999’da da Kosova’da Arnavut katliamına başlayan Sırplara karşı aynı NATO, Srebrenitsa’daki hatasını tekrarlamadı ve hızla müdahale ederek yeni bir soykırımı önledi.

Aliya ilk Cumhurbaşkanı

Aliya İzzetbegoviç, savaşın ardından yapılan ilk seçimde Bağımsız Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı ve daha sonra da Devlet Başkanlığı Konseyi’nin ilk başkanı oldu. “Bizi toprağa gömdüler fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı”.
Onun aşağıdaki öğüdünü İslam dünyasında kendisinden başka uygulayan olmadı:

“İktidara gelirseniz, hal ve hareketlerinize dikkat edin, kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlak kurallarına uyun. Unutmayın ki sonsuz iktidar yoktur, her iktidar geçicidir ve herkes er ya da geç önce milletin ve nihayet Allah`ın önünde hesap verecektir”.

Bilge kişiliğiyle de tanınan Aliya, hayatı boyunca kitaplar yazdı. 1997’de Tahran’daki İslam ülkeleri konferansında, eleştirilerini tüm İslam dünyasına haykırdı:

“Evet İslam en mükemmeldir ama biz mükemmel değiliz! Batı güçlü, kültürlü ve organizedir, okulları bizimkilerden daha iyi, şehirleri bizimkilerden daha temizdir. Batıda insan hakları daha üst düzeydedir, fakirlere ve özürlülere yönelik sosyal imkanlar daha iyidir. Batılılar genelde sorumlu ve doğru insanlar. Onların gelişmişliklerinin karanlık yönlerini de biliyor ve göz ardı etmiyorum. Batıyı küçümsemek yerine onunla yarışmalıyız! Kur’an bize “İyiliklerde yarışın!” diye emretmiyor mu?“.

Veda

Aliya, 2000’de sağlık sorunları nedeniyle Devlet Başkanlığından istifa etti. Bosna Hersek halkına uluslararası arenada tanınan, bağımsız ve egemen bir devlet bıraktı ve 19 Ekim 2003’te başkent Saraybosna’da vefat etti. “Hayat inanan ve güzel ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur”.

Cenazesine farklı ülkelerden 150 binden fazla insanın katıldığı Boşnak lider, vefatından önce “Şehitlerin arasında mütevazi bir mezara defnedilmek istediğini” vasiyet etmişti; Saraybosna’da acının ve direnişin sembolü olan Kovaçi Şehitliği’ne defnedildi.

Aliya olmasaydı bugün Fatih’lerin Bosna’daki yetimlerinin son parçalarını, faşist Sırp ve Hırvatların kanlı dişleri arasında seyrediyor olurduk. Onun hayatı, bir yandan tevazu ve sadelik diğer yandan insanlığın özgürlüğü ve adalet için azimle çalışmaktan ibaretti. Yardımseverdi, cesurdu, korkusuz ve mücadeleciydi.

“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın”.

Aliya Bosna’dır, insanlık adına bir umuttur; Boşnaklar için sadece bir lider değil aynı zamanda hepimiz için bir örnek, bir eğitmen ve semboldür. O, hepimizin Aliya’sıdır.

Selahaddin Eyyubi’nin sekiz yüzyıl sonraki izdüşümüne, günümüz Müslümanlarının kutup yıldızına selam, hürmet ve rahmet dualarıyla!

Prof. Dr. Rüstem Aşkın. Yüzyılın Hikayesi (Kitap)

İDEOLOJİLER: TUTUNAMAYANLARIN ÇIĞLIKLARI!

İDEOLOJİLER TUTUNAMAYANLARIN ÇIĞLIKLARIYDI!
Hayatın anlamını bulmaya çalışıyorsanız, aradığınız kendinizdir (Joseph Campbell).

Onlu yaşlarımızda, sağ ve sol denen iki sığ kavramla, dünyada olan biten her şeyi anlayacağımızı, bir yerlere bağlanarak özgürleşeceğimizi sanmıştık!

Çevremdekiler sağ düşüncedendi; solcuların devlet düşmanı ve komünist olduğunu, sağcıların Yunus gibi, Mevlâna gibi olduğunu söylerdiler. Zeytinburnunda dayımın eczanesindeki çırak ise “solcular yakışıklı ve parkalı, sağcılar çirkin ve paltolu olurlar” demişti, hüzünlenmiştim.

İdeolojiler bu ülkede bir cemaatleşme aracı idi; köyünden kopmuş insanların kendine yer bulduğu bir getto, bir şeyler paylaşacağı, yol yordam öğreneceği bir çevre, bir dayanışma vesilesi. Her iki kutupta da toplumsal gelenek ve kültür bastırıldı; solda da sağda da anne babalarının anlattıklarını ve yaşantılarını cahilce bulan, bütün bir hayatı, tepkileri, iyi-kötü nesneleri, sevdalarını bile sağ ya da sol denen iki adet “üç harfli”ye sığdıran yığınla insan. “Ve aydınlarımız, o iki kelime, o meçhul hayaletler için tapınaklara taş taşıyan birer köle”.

Kurtarılmış bölgeler, silahlı nöbetler…Anadolu’nun soluk benizli çocukları aynı türküleri dinleyip farklı yorumlayarak, esasen bir kimlik, bir ilgi, bir anlam arayışı ve içsel öfkelerini boşaltma uğruna birbirlerini kırdılar. Bilemediler ki ya bendensin ya da bir hiç anlayışı bir ideoloji hatta bir düşünce bile değildi. İki hayalet kelime yüzünden aileler bölündü, anlamını dahi doğru dürüst bilmedikleri bu kelimeler uğruna öz kardeşler birbirini katletti; sonuç kocaman bir perişanlık oldu!

Türkçülük dışındaki ideolojiler, asırlara uzanan köklere yani eski hikayelere sahipti ancak o dahil tamamı ithaldi.

12 Eylül darbesine sevindim. Kan dökme yarışı durmuştu, artık sokaklarda rahatça yürüyebilecek, evlerimize korkmadan gidebilecek, can derdi olmadan okuyabilecektik. Altı kardeştik, dördümüz “dava” uğruna cezaevini boyladı; ne bir suç ne bir delil ne de bir hüküm.

Solun toplam düşüncesi sömürü düzenini değiştirmekten ibaretti yani kimsenin aksini söylemediği bir dava. Sol düşüncelerin yoğunluğu, mahalle aralarında yumruklaşıp duran yüzlerce sol fraksiyon doğurdu. Marx şöyle der, hayır Lenin böyle, Mao şöyle, Troçki, Politzer, Plehanov, Cohen, Lukács daha başka; diyalektik, aşamalı devrim, lümpen proleterya, küçük burjuva, ütopik/bilimsel sosyalizm…millî demokratik devrim, aşamalı sosyalizm, özgürlükçü sosyalizm, özgürlüksüz bilmem neler…

Çavuşesku’cu, Arnavutluk’çu, Tito’cu, şucu bucu…hani bu ülkeden olmasın da… Devrimci Sol gibi birkaç silahlı örgüt ise sadece şiddete inanırdı: “devrim kanla yazılır”…

İslamcılarda da öyle abuk sabuk ayrışma merakı çoktu. “Hangi bankanın faizi helaldir(!)” fetvasından “horozu keserken başını kıbleye döndürmek vacip midir?” sorusuna kadar yüzlerce sürtüşme konusu bulmakta ustaydılar. İslami kesimde dini düşünceye sızmış olan obsesyon ve hurafelerin hala sağlıklı biçimde çalışılmadığı kanaatindeyim.

Solcular tartıştıklarına karşı faşist, goşist, oportünist, revizyonist gibi iltifatları uygun görürken, İslamcılar, münafık, dinsiz, imansız, zındık, mürtet, hain ve kafir gibi zengin bir terminolojiyle konuşurdu ve en nefret ettiğim de hala bol bol kullandıkları “imanından şüphe edilir” tekerlemesidir. Ülkücüler karşı görüştekilere genelde net ve bütünlükçü (!) bir damga vururdu: komünist.

Döneklik bütün grupların ortak olumsuz kavramıydı. Asla taviz vermemek, düşüncelerinden milim geri adım atmamak, şiddeti savunmak yiğitlikti. En kavgacılar en samimi sayılır, özellikle cezaevini ziyaret edenler yoz tipler bile olsa idolleşirdi. Biz zavallı çocuklar, dünyaya meydan okuduğumuzu ve dünyalar kadar büyük olduğumuzu sanırdık.

Milliyetçi sağın dünya görüşünün özeti ise devleti korumaktı. Dokuz Işık herhangi bir parti programıydı. Ülkücüler Türk birliğini savunmakla birlikte bir düşünce hareketinden çok komünizme karşı devleti savunma hareketiydiler. Doğrusu bunun için de bir sürü kitap okumaya gerek yoktu: Yüzyıllardır savaştığımız Rus komşumuzun komünizminin özgürleştirdiği(!), birer birer darağaçlarında sallanan Türk devletleri yanı başımızdaydı. Zaman o konuda sağın haklılığını gösterdi.

Dondurucu bir kış gecesi otobüsümüzle mahsur kaldığımız Sivas Terminalinde şapkalı üç köylü yanaşıp bir çay ısmarladılar. Sonra komünizmin güzelliklerini, Rusya’da herkesin çok mutlu ve varlıklı olduğunu anlattıklarında kulaklarıma inanamamıştım. Açıkça ve adını anarak komünizmi öven hiçbir köylü görmemiştim, onları tersledim, onlarsa “çocukluğuma verip” bana kızmadılar.

Yıllar içinde sol ve sağda temel amaçların ve sloganların da benzer olduğunu hayretle fark ettim: Biri “halkım uğruna” diğeri “milletim için” diyordu; biri ülke, diğeri memleket diye bağırıyordu; biri ulusçuluktan diğeri milliyetçilikten söz ediyordu. İki taraf da “yabancılar defolsun” istiyordu ancak kastettikleri yabancı ülkelerin adları farklıydı; biri eşitlik deyip duruyordu diğeri adalet. Mevlâna, Dört Adamın Üzüm Kavgası hikayesini sanki bizler için yazmıştı.

Sağcılar sağcılık sattı, solcular solculuk…Haklarını yemeyelim, çoğu İslamcı da İslam’ı sattı ki en dünyalık ticaret onlarınki oldu. Babam hep söylerdi de inanmazdık!

Bu coğrafyada kavgasız yaşamak, kimliğini kendi çabasıyla bulmak, kendini düşmansız tanımlamak, insanları sahici bir barışa ve kardeşçe yaşamaya çağırmak zor zanaattı. Bu ülkede barış, kendi mahallesinin dışına çıkmakla, farklı düşüncedeki insanlarla buluşmakla, insanca, önyargısız söyleşmekle, en nihayet adilane bölüşmekle mümkündü ki bu da bize uymadı. Tarım toplumunun tarla/arazi kavgalarının kültürüyle, gönüllerde hınç, ellerde birer balta-tabanca ile huzur içinde yaşamak mümkün olmuyor!

Sembollerin oltaların ucuna takıldığını, “büyük” ülkülerin büyük fenalıklara yol açacağını bilemezdik. Yağmalandık!

Evet, neleri sevmemizi, neleri sevmememizi, neleri görmemizi, gördüklerimizi nasıl anlayıp anlatacağımızı, yanlış(!) anlarsak onu nasıl düzelteceğimizi öğreten körler alfabesiydi ideoloji. İnsani duygularımızdan kuvvet aldı, bizi insanlıktan çıkardı!

Ne yazık ki yaşanan felaketler birer masal, vurulanlar oyuncak çocuklar değildi.

Panik Hastalığı

PANİK BOZUKLUĞU (PANİK HASTALIĞI)

 

Bu hastalığa maruz bireyler, yinelenen (tekrarlayıcı) beklenmedik panik atakları yaşarlar; yeniden atakların geleceğine ve bu atakların olumsuz sonuçlarına dair korkulu bir beklenti içine girerler.
Ataklar belli bir düzen içinde değil rastgele aralıklarla gelir.

PANİK ATAĞI NEDİR?

Panik atağı, aşağıdaki belirtilerden en azından dört tanesinin (ya da daha fazlasının) birden başladığı ve 10 dakika içinde tavan yaptığı, yoğun bir korku ya da aşırı bir içsel sıkıntının bastırdığı durumdur:

1-Çarpıntı, kalp atımlarını hissetme ya da kalp hızında artma

2-Terleme

3-Titreme ya da sarsılma

4-Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları

5-Soluğun kesilmesi hissi

6-Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi

7-Bulantı ya da karın ağrısı

8-Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

9-Derealizasyon (gerçek dışılık, çevreye yabancılaşma duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış gibi hissetme ya da kendine yabancılaşma duyguları)

10-Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları

11-Uyuşmalar ya da karıncalanma duyumları

12-Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu

13-Ölüm korkusu

Panik Atak sonrası:

-Başka panik atakların olacağı ya da bunların kendince olası sonuçlarına dair (örn. denetimini yitirme, kalp krizi geçirme, çıldırma) sürekli bir kaygı duyma, tasalanma.

-Ataklarla ilgili olarak oluşan davranış değişiklikleri. Örn. spor yapmaktan ya da tanıdık, bildik olmayan yer ve durumlardan uzak durma gibi panik atağı geçirmekten kaçınmak için tasarlanmış davranışlar.

-Bu sorun, doğrudan bir maddenin (örn. kötüye kullanılan bir uyuşturucu/uyarıcı madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık sorununun (örn. hipertiroidi, kalp-akciğer hastalıkları gibi) etkileriyle ilişkili değildir.

 

Panik atakları, Fobiler, Obsesif Kompülsif Bozukluk ya da Yakınlarından ayrılma kaygısı gibi başka bir ruhsal sorunla açıklanamaz.

(DSM 5 Tanı Kriterleri El Kitabı).

 

AGORAFOBİ

Tekrar panik atak yaşayacağı beklentisi sıklıkla agorafobik belirtilere yol açar.

A-Bir panik atağının ya da panik benzeri semptomların çıkması durumunda yardım sağlanamayabileceği ya da kaçmanın zor olabileceği yerlerde ya da durumlarda bulunmaktan endişe duyma.

Örneğin, tek başına evin dışında olma, kalabalık bir ortamda bulunma ya da sırada bekleme, trafikte-tünelde-köprü üzerinde olma….Böyle durumlardan kaçınılır  (geziler kısıtlanır) ya da birinin eşlik etmesine ihtiyaç duyulur.

Kimi hastalar beden duyumlarına dair fobiler de geliştirebilirler.

YAYGINLIK DURUMU

Yaşam boyu yaygınlığı %1.5-3.5 kadardır. Hastaların % 75’i kadındır.

Kafein, yohimbin, CO2 gibi kimyasal maddeler de panik atağı oluştururlar. lstemli aşırı nefes alma durumu hastaların %30-50’sinde ataklara neden olmaktadır (yanlış boğulma alarmı).

Uyku çalışmaları uykuda gelen spontan panik ataklarının otonomik ve nörokimyasal nedenleri konusunda bilgi sağlamıştır:

Klonidin uygulamasına karşı küntleşmiş veya subnormal büyüme hormonu tepkileri noradreneıjik işlev bozukluğunu düşündürmektedir.

Serotonin, “bütün mevsimlerin nörotransmitteri” olarak panik hastalığında da öne sürülmüştür.

Antidepresanların tedavideki etkinliği de bu teorileri desteklemektedir.

Genetik/ailesel yatkınlığı destekleyen veriler vardır.

Çocuklukta ayrılma anksiyetesi yaşayanların en az yarısında yetişkinlikte PB gelişmektedir.

Bazı madde kulanımları da (ör, kokain, marijuana veya amfetaminler) yahut alkol kullanımı veya yoksunluğu da hastalığı başlatabilir.

AYIRICI TANI

Medikal durumlar: Vertigo, bilinçsizlik ve 45 yaşından sonra başlama gibi atipik semptomlar tıbbi durumları düşündürmelidir.

Başta kardiyak durum olmak üzere, tiroid, kan şekeri, tam kan sayımı gibi testler yapılmalıdır.

Hastalığın Gidişatı

Panik bozukluğun seyri her hastada aynı olmaz. Genelde iyileşme ve tekrar nüks etme dönemleriyle kendini gösterir.

TEDAVİ

Tedavide önemli hedefler atak sayısını ve şiddetini azaltma, tekrar atak olacağı beklentisiyle ilgili kaygıyı düşürme, altta yatan başka ruhsal sorunlar varsa onların tedavisi ve uzun vadede olabildiğince yüksek bir iyileşme sağlamaktır. Hem ilaç hem de psikososyal terapiler etkilidir.

Panik bozukluğunda antidepresanlar etkin ilaçlardır.

Panik hastaları ilaç yan etkilerine duyarlı oldukları için düşük dozla ilaca başlanıp yavaş yavaş artırılmalıdır.

Bu hastaların bir kısmı depresyon ve alkol-madde bağımlılığı riski altındadırlar.

İlaç tedavisinin süresi: Panik bozulduğu kronik bir hastalık olduğu için tedavi ortalama 6-12 ay sürdürülmelidir. İlaç kesilmesi ile nüks oranı %30-90 olarak bildirilmiştir.

Bilişsel-Davranışçı Tedavi:

Hastanın bedensel duyumları yanlış (felaketvari) yorumlama eğilimi ve bununla ilgili hatalı inançları düzeltilmelidir.

Gevşeme egzersizleri ve solunum eğitimi yaralı olacaktır.

Panik bozukluğun etkin ve doğru biçimde tedavi edilmesi halinde agorafobi de zamanla düzelir.

(Önemli Not: Panik hastaları, rahatsızlıklarını muska, büyü, cin gibi nedenlere bağlayıp aşırı istismara maruz kalabilmektedirler. Yine hastalarımıda sürekli hekim- hastane değiştirme de önemli sorunlar doğurmaktadır. Bu konularda dikkatli olmakta büyük fayda vardır).

21. Yüzyıl: Akışlar Yüzyılı

  1. YÜZYIL: DİJİTAL ÇAĞ

Akışlar Yüzyılı

Dümenin dijital araçların kontrolüne geçtiği sanal bir dünya yaşlı dünyamızla kenetlendi ve kontrolü eline aldı. Hayatın alabildiğine kolaylaştığı, uzaya gezi planlarının başladığı, hızlı ve gerçek ötesi bir çağdayız. Devletin, değerlerin, toplumun, işin anlamı değişti. Gidişin nereye olduğunu bilen yok zira teknoloji, gidilen yolu her gün yeniden güncellemekte.

İnternet, özgürlüğü ve bilgiye erişimi kolaylaştırsa da aynı araçla gerçekleşen küresel bir dezenformasyon tuzağındayız. Sanat, edebiyat, insani olan her şey sıradanlaşıyor, bize “her şey görecelidir” buyuruluyor…

Sessizlik, yalnızlık ve mahremiyet kayboluyor; ayakta kalabilmek için kendimizi an be an yenilemek zorundayız. Sınırların, bağların, değerlerin belirsizleşmesi, toplumun temel kurumu olan aileyi de temelden sarsmakta. Kurallar hızla değişmekte, geçmişle bağlar kopmakta, ebeveynlik giderek daha çok ihmal edilmekte, referans sistemleri etkinliğini yitirmektedir.

Amerikan toksik kültürüyle “zengin ülkelerde postmodern bir duygudurum bozukluğu yerleşiyor; gelişmenin doruğunda keder var, barış çağında kaygı, sayısız uyaran arasında can sıkıntısı”. 21. yüzyıl, dürtüsel saldırganlığın, akran şiddetinin, sahte kimliklerin arttığı, empatinin, cinsel sınırların kaybolduğu antisosyaller yüzyılı olmaya aday.

Uyaran toksisitesi: Bir yandan da gerçeklik duygusunun çarpıtıldığı, bilgi kirliliği, sürekli dikkat çelinmesi, odaklanamama çağı. Aşırı uyarılma beyinde kaosa, bellek kaybına ve içe kapanmaya yol açıyor. Anormal hızdaki bilgi akışı beynimizin öngörüye dayalı yönetim sistemini zayıflatıyor. Bağımsız düşünme alışkanlığı terk ediliyor, heyecan, zevkçilik yönünde giderek artan bir arayış…

Yapay zeka insan aklını çöpe atmakta, seçenek çokluğu, kişiyi yorgun ve mutsuz kılmaktadır. Verilere hükmedenler toplumlara da hükmediyor. Güçlüler eşitsizliği daha da artırmaya, “tanrılaşmaya” kafa yoruyor.

Geçmişte haftalar süren yazışmaların, görüşmelerin süresi bugün saniyelere indi. Kurgu bilim filmlerinde gördüğümüz türden hızlanmış bir hayata uyum sağlayacak zamanımız olmuyor. Aile, iş, okul, arkadaşlık ilişkileri, ticaret çok farklı mecralara kaydı.

“Post-truth” yani gerçek ötesinin veya algı yönetiminin, yani inkarın, ambalajın daha da açıkçası yalanın egemen olduğu bir dünyadayız. Duygu ve tasarımlar gerçeğin önüne geçti, gerçek yenildi. İnsanlar, hoşlarına giden gerçeği(!) seçer oldu.

Çağın ya da küresel kültürün ruhu, sınırsız özgürlük, maksimum konfor ve bireycilik! Bencilleştikçe derin bağlarımız kalmıyor, başkalarını düşünmeyi terk ediyoruz, daha rahat oluyor, hafifliyor ve sığlaşıyoruz.

İnsani değerlerdeki çözülmeden kaynaklanan tehdit, bir yandan yalnızlaşmayla bir yandan da ortak yaşamın kuralları sıkılaştırılarak dengelenmeye çalışılıyor.

Bilimin kaba bir pozitivizmle dine dönüştürülmesi, dinin cehalet ve istismarla gözden düşürülmesi, hayatın anlamdan, sığınacak bir limandan yoksun bırakılması çağın melankolisidir.

Öte yandan bir yüzündeki ışıkları ötekiler alıp götürdüğü için o yüzü hala karanlıkta kalan, diğer yüzü ise ışıklarla dolu, adaletsiz, vahşi, anlamdan yoksun bir dünya! Bir firmanın ya da bir para biriminin değeri, bir kişinin tek cümlesiyle milyarlarca dolar inip çıkabiliyor.

Varlıklı ülkeler ancak kendi halkları için demokrat ve özgürlükçü; Yemen’de, Libya’da, Afganistan’da, Afrika’daki sayısız cinayet ve sömürüler eşliğinde barış nutukları atıyorlar. Dün Çin’i Uygur soykırımına teşvik eden ABD, bugün soykırımı kendi hesabı için kullanıyor.

Trump’ın bize öğrettiği en önemli ders yalanın gücü oldu. Demokrasi şampiyonu ve dünya lideri bir ülkenin Başkanının, seçilmek uğruna elinden İncil’i düşürmediğini, nefreti ve kutuplaşmayı kışkırtarak milyonları çevresine topladığını görmek umut kırıcıydı; gitmesi ise umut yeşertici oldu. Trump’ın tüm dünyaya verdiği ikinci ders, hiç kimseye zehirleyici dozda bir güç yüklenmemesi gereğidir.

  1. Yüzyıl hastalıkları

 İnternet, uyuşturucu, kumar, alışveriş çılgınlığı başta olmak üzere her türden bağımlılık, şiddete yönelim, sosyal becerilerin körelmesi, yalnızlaşma, uyku sorunları, haz düşkünlüğü, obezite…

Eğitim, işsizlik, güvenlik ve kimlik sorunları, yabancılaşma, yeni yüzyıla “meydan okuyan” sorunlar. Daha kalabalık ama daha yalnız ve güvensiz, üstelik biraz tarım toplumunun, yer yer de kabile toplumlarının kodlarıyla dijital aleme taşınıyoruz. Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde birçok ülkenin altına yerleştirilen Türkiye, 21. yüzyılı da ıskalama işaretleri veriyor.

Bu hız ve karmaşa altında bireysel savunma hattımız sadeleşme, ilgi, şefkat ve merhameti korumak olmalı. Evrensel çözüm ise dünyada da evrensel ahlaki değerleri anlamlı kılacak bir küresel sağduyunun yerleşmesi.

Yeni yüzyıl, yeni sorunlarla baş edecek potansiyeli de içinde taşıyor.

“Hüsranlardan arta kalan”

 

OSMANLI’DAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

“Hüsranlardan arta kalan”

29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilir, Gazi Mustafa Kemal, Meclis tarafından oybirliği ile Cumhurbaşkanı seçilir. Hemen ertesinde, 30 Ekim 1923 günü silah arkadaşı İsmet İnönü’ye kendi el yazısıyla yazdığı mektupta işlerinin kolay olmadığını şu ifadelerle vurgular:

Bize kalan miras, geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan.

Fakir bir köylü devletiyiz.

Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az.

Dört bin kilometre demiryolunun bir metresi bile bizim değil.

Köylümüzü topraklandırmalı, bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.

Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmaz.

Her yerde tefeciler halkı eziyor.

Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz.

Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.

Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136.

Pek az şehirde eczane var.

Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor.

Üç milyon insanımız trahomlu!!

Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde, bit ciddi sorun.

Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı yüzde 60’ı geçiyor. Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor ve önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok.

 Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik ancak İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.

 

1838 yılında İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Antlaşması ve ardından diğer Batılı devletlerle imzalanan benzer antlaşmalar gümrük duvarlarını büyük ölçüde kaldırmıştı. Osmanlı pazarları ucuz ve düşük kaliteli Avrupa ürünlerinin işgaline uğradı, yerli ürünler piyasadan silindi. Bu süreç önce ticareti ve sanayiyi, ardından devletin maliyesini ve sonunda devleti çökertti.

Osmanlı devleti, 1800’den 1918’e kadarki 118 yılın 53 yılını savaşlarla geçirdi. Ülke yanıp yıkıldı, Anadolu dışında kalan insanlar sırtlarında birer çuvalla, yarısı yollarda kırılarak büyük göç dalgaları halinde Anadolu’ya sığındı. Nihayet Trablusgarp’la başlayan ve Kurtuluş Savaşı ile biten son savaş dönemi toplam 12 yıl sürdü.

İttihat ve Terakki başlangıçta etnik ayırım gözetmeksizin, “ittihat” yani beraberlik içinde ülkenin kalkınacağına inanıyordu. Bu Balkan Harbi’ne kadar sürdü. Korkunç bir felaket olan Balkan Harbi ile Osmanlı en verimli topraklarını yitirdi ve bıçak kemiğe dayandı. Artık Müslüman-Türk unsurun imparatorluğun tek varisi olması gerektiğine karar verildi.

Osmanlı bütçesinde aslan payı Avrupa’ya olan Düyunu Umumiye borçlarına ve savunma harcamalarına gidiyordu. Kişi başına düşen gelir Batı Avrupa’nın onda biri, Bulgaristan ve Yunanistan’ın beşte biri kadardı. Avrupa sanayileşmiş, Osmanlı tarım devleti olarak kalmıştı.

6 Temmuz 1914 tarihinde Meclise sunulan bütçede devletin toplam gideri 34 milyon lira, eğitime ayrılan miktar sadece 500 bin lira, kibrit ithaline ayrılan ödenek ise 200 bin liraydı!

Birinci Dünya Savaşı, sanayileşmiş ülkelerin dünyadaki ekonomik kaynakları ve siyasi gücü ele geçirme savaşıydı. Savaş patladığında (1914) ülkeyi yönetenler, padişahı kenara itmiş, siyaseten cahil bir kadroydu. Savaşa girme kararı Sadrazam (Başbakan) Sait Halim Paşa’nın muhalefetine rağmen alındı. Enver Paşa öncülüğünde kararı destekleyen kadro, böylece bir büyük devletin himayesine kavuşulacağı gibi savaştan da büyük kazançla çıkılacağı inancındaydı.

Enver Paşa, Mustafa Kemal’i ve diğer savaş karşıtı komutanları istemiyordu zira “Savaşa girmezsek İngiltere ve Rusya bizi parçalayacak!” düşüncesindeydi. Gerçekten de İngiltere, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmeden iki gün önce 3 Kasım 1914’te Kuveyt Emirliği’ni himayesine aldığını, 5 Kasım’da Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ve 18 Aralık’ta da 30 yıldır işgal altında tuttuğu Mısır’dan padişahın hükümranlık haklarını kaldırdığını ilân etti. İngiltere ve Rusya’nın bizi yok etme hevesi kesindi ancak bu savaşla mı yoksa diplomasiyle mi önlenirdi bilmemiz imkânsız; sonuçta savaşla önlenemeyeceğinin anlaşılması çok pahalıya mal oldu.

İttihatçıların Birinci Dünya Savaşıyla birlikte ilk yaptıkları iş kapitülasyonları kaldırmak olmuştu. Ama buna da ilk itiraz eden ülke kendi müttefikimiz Almanya idi, savaş yenilgiyle bitince kapitülasyonlar tekrar kondu.

Büyük Savaş başladığında en geç 1914 Noel’inde biteceği beklentisi vardı oysa dört yıl sürdü. Osmanlı’nın bunu kaldıracak takati yoktu ve savaş bittiğinde (1918) “dokunsan yıkılacak hale” gelmişti. Savaşa girme kararını alan kadro kendi güvenlikleri için birer ikişer ülkeyi terk etti, pek çoğu yabancı ülkelerde, suikastlarda hayatlarını kaybetti.

Tarihin o güne kadar gördüğü bu en kanlı savaşta yaklaşık 40 milyon insan can verdi. Biz de 60 bini sadece Sarıkamış taarruzunda olmak üzere 325.000 askerimizi şehit verdik. Ne var ki Birinci Cihan Harbi, tüm savaşları sona erdirmediği gibi mağluplara dayatılan barış da yeni mağduriyetlerle “barışı ortadan kaldıran barış” oldu.

İngiltere ve müttefikleri Suriye, Irak ve Kudüs’ü işgal etti. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi, 10 Ağustos 1919’da Osmanlıya çok ağır ancak uygulanmayan şartlar dayatan Sevr Antlaşması imzalandı. Türk Millî Mücadelesi zaferle sonuçlanınca 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması yapıldı. 13 Kasım 1918 ve 4 Ekim 1923 tarihleri arasında İstanbul, tam beş yıl boyunca İngilizlerle diğer İtilaf Devletlerinin işgali altında kaldı.

Birçok cephede girilen savaşlar Türk aydınlarının en yiğit, idealist ve eğitimlilerinin cepheden geri dönmeyişiyle sonuçlandı. Cihan savaşının hemen sonrasında İngiltere, Anadolu’nun işgali için Yunan komutanı Venizelos’u sahaya sürdü.

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etti. Ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştı. Kağnıya ve sabana, hayvan bulunmadığı için kadınlar koşuldu. “…Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor/ Başımıza bela dölümüz bizim” mısraları trajedinin boyutunu anlatmaya yeter.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu, galip devletlerin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlendi. İngiltere Filistin’de bir Yahudi Devletinin kurulmasına önayak oldu.

Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimiyle başlayan değişim, ulus devletleri yükseltirken Birinci Dünya Savaşının ardından Avrupa’daki diğer hanedanlar ve Osmanlı İmparatorluğunun da sonunu getirdi.

 

Osmanlı toplum yapısını Batı feodalitesinden ayıran en önemli özellik merkezi/otoriter devlet anlayışı idi. Bu durum imparatorluğun modernleşme hamlelerinde de (Birinci ve İkinci Meşrutiyetler) onları takip eden Cumhuriyet döneminde de el değiştirerek varlığını sürdürdü. Bu yapıda, insanlar da dâhil olmak üzere devleti temsil edenlerin tamamı devletin malıdır ve toplumun, devletten bağımsız bir sivil kimliği yoktur.

İttihat ve Terakki, uzun yıllar asker/memur olma özlemi çeken toplum kesimini üretici olmaya, ticarete, sanata teşvik etti. Hemen her alanda yurtdışına öğrenciler gönderildi. Bu yolla Şükrü Saraçoğlu’dan, İbrahim Fazıl Pelin, Hasan Saka, Mustafa Şekip Tunç, Avni Lifij ve Çallı İbrahim’e kadar Cumhuriyet’in sayılı bilim ve sanat insanları yetişti. Cumhuriyetçi kadroların çoğu İttihatçı idi.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e 5-10 sanayi işletmesinin yanı sıra Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, ilkokuldan üniversiteye her türden okullar, ordu, parlamento, siyasî partiler, itfaiye, posta, jandarma ve polis teşkilâtları, spor kulüpleri, Kızılay, Yeşilay, Ziraat Bankası, gazeteler, Osmanlının borcu, Osmanlının bayrağı, sayısız kanun miras olarak kaldı. Cumhuriyet bu miras üzerinde yükseldi.

Osmanlıda, Tanzimat’ın ilanını takiben ülke içinde açılan yabancılara ait okullarla birlikte bir kısmı Avrupa’da eğitim gören bürokrat-aydın kuşağın temsilcileri 1980’li yıllara kadar ülkenin seçkinlerini oluşturdu. Hâkim kültür Fransız kültürü idi.

Mustafa Kemal Paşa, Enver, Fevzi, Karabekir Paşalar hep bu devrin çok iyi yetişmiş kurmaylarıdır ancak birer subay olarak coğrafyaya ve dünya siyasetine vakıf değildiler.

 

Osmanlı Hristiyanları, uzun yıllar askerlikten muaf oluşları, dış dünya ile bağlantıları ve yabancı ülkelerce korunmaları, kapitülasyonlardan sağladıkları kazanımlar, matbaayı Müslümanlardan yüz elli yıl daha önceden kullanmaya başlamaları ve etkin eğitim kurumlarına sahip olmaları gibi avantajlarla öne geçen unsur oldular. Osmanlının Batılılaşması yolunda gayrimüslimler aktif rol aldılar.

Mustafa Kemal Atatürk, Mersin gezisinde şehirde gördüğü büyük binaların kime ait olduğunu soruyordu…

-“Bu köşk kimin?”

-“Kirkor’un…”.

-“Ya şu koca bina kimin?”

-“Yargo’nun…”.

“Ya şu?”

-“Solomon’un…”.

Atatürk öfkeyle:

-“Onlar bu binaları yaparken siz neredeydiniz?..”.

Toplananlar arasından bir köylünün sesi duyuldu:

-“Biz Yemen’de, Tuna boylarında, Balkanlarda, Arnavutluk Dağları’nda, Kafkas’larda, Çanakkale’de savaşıyorduk Paşa’m!..”.

Atatürk, bu hatırasını anlatırken şöyle dedi:

“Hayatta cevap veremediğim yegâne insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur…”.

 

Osmanlı istatistiklerine göre 1912 yılında sanayiinin yüzde 48’i Rumlara, yüzde 30’u Ermenilere, yüzde 10’u diğerlerine, sadece yüzde 12’si Türklere aitti!

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen, burjuvazi, sermaye ve girişimcilik değil devletçilik ve memuriyettir; ne yazık ki bu hala en iyi koruduğumuz sermayemizdir(!).

Cumhuriyetin ilk hedefi, öylesine mütevazı idi ki sadece üç beyazda, un, şeker ve pamuk alanında ülkeyi kendine yeter hale getirmek amaçlanmıştı ve bu başarıldı.

Prof. Dr. Rüstem Aşkın
Yüzyılın Hikayesi (Kitap)